Bazen etrafa bakıyorum
bakıyorum ve sanki
bende bir tuhaflık, bir garabet varmış hissine kapılıyorum...
Zorunluluk hâsıl olmadığı, metazori bir mâruziyet altında değilsem
abudik gubidik meloTürk dizilerini seyretmem... Lafın arasına girip
-kelime dağarcıkları ya da bilgi seviyeleri yahut kılavuzları
tatlı-ekşi soslu sözlük entrylerinden, TDK'dan ibaret olup da-
maruziyet diye
bir kelime yoktur diyecek lugatsızlara cevabı bilâhare yazının sonunda
aşkedeceğimi belirteyim...
Televizyon
ile aramızda düzeyli bir ilişki var, zaten öyle sürekli zap yapıp yeni
aşklara yelken açanlardan değilim; uzakgöstergeçte aradıklarım,
isteklerim belli ama her gece her gece olmuyor bazen kapatıyorum...
Bazen de tek kanalla bütün geceyi geçiriyorum.
Geçenlerde,
haydi bâri dedim yeni birşeyler deneyeyim, değil mi ama açık olmak
gerek yeniliklere; başlamadan çok konuşulan, hasretle beklenen, pek bir
zeki, pek bir esprili olduğu söylenen, yere göğe koyulamayan bir
komiklik dizisini açtım.
Arka planda ikidebir gülme efekti var
ki, çok faideli yani bak burada esprik yapılıyor güleceksin diye
dürtüklenmek hakikaten gerekiyor; yoksa yapılan mimiğin ya da edilen
lafın pek bir komik, çok gülünesi olduğunu anlamam mümkün
olmayacak.
Aslında, 3-D filan tamam da teknoloji biraz daha gelişse ve bu kahkaha
efektlerinin yanında gıdıklama fonksiyonu da olsa...
Çünkü bir yerden sonra seyrederken kendimi tuhaf ve hatta salak
hissettim... Gerçekten bu hisse kapıldım...
Şimdi,
normal insanlar gülüyorlar bu lafa ya da şu bön surat ifadesine; ben
gülemiyorum, o zaman ya ben de bir tuhaflık, bir gariplik var yahut da
salağım espriyi anlayacak kapasitem yok...
Mesela, şöyle bir sahne var yılışık erkek, bön bakışlı avarel kıza
asılıyor, kızın kendisine yüz vermemesini aklı almayan yılış
diyor ki ''Gay misin yoksa tecavüze mi uğradın, herkes tecavüze uğrar
yani gerçek hayatta''... Arkadan ver gülme efektini!
Hayır, bu memlekette bunun neresine güleceğim, hem de bu güya
esprinin pek cinyıs bir kadın kaleminden çıkmış olması kadar, güleriz
ağlanacak hâlimize durumu var mı acaba?
Ahlâk
kumkumalığı yaptığım, kimseye ahlâk dersi verdiğim yok, bazılarına göre
ahlâksız bile sayılabilirim bu memlekette... Fakat mesele bu değil...
Acaba aynı anda ekran başındaysa Yargıtay'ın rızası var dediği kız ne
hissetmiştir, yahut adaletimizin çığlıkları komşular tarafından
duyulmadığı için rızası olduğu kanaatine varıp mütecavizini
serbestçe dolaşması için aramıza gönderdiği yüzde 36 oranında zihinsel
engelli kadıncağız? Hani ağzı bantlıdır, ağzı
kapatılmıştır, tehditten korkmuş canı pahasına bağıramamıştır,
korkusundan şikayet edememiştir, toplum ne der diye ağzını açamamıştır,
ama
herhalde bu espriye mâruz kalınca bu dünyada herşey yalan diye ağzı açık
kalmıştır.
Hani ekranda görülen espriler hemencecik kapılır ya, artık yılış oğlanlar,
kendilerine yüz vermeyen avarel kızlara bunu söylerse şaşmam...
Neyse, baktım esprileri anlıyamıyorum, kapasitemi daha fazla
zorlamayayım dedim geçtim, hani salağım ama o kadar da değilim.
Fakat aklıma takıldı acaba ben mi gülme yeteneğimi kaybettim...
Beni endişeye sevkeden bu başarısız denemenin ardından, bir kaç gece
geçmişti ki, karşıma Müfettiş pardon Başmüfettiş Jacques Clouseau çıkıverdi...
Filmde bir kere arkada zırt pırt göykürerek gülme efekti yok, tam
tersine gülmekten kasıklarınıza giren ağrı ve gözlerinizden gelen
yaşlar var... Hatta gülme krizine girip filmi kaçırıyorsunuz.
Sonra tesadüfen 5000. kez seyrettiğim bir Kemal Sunal filmi gördüm,
5001. kez patlayana dek güldüm...
Yetmedi, bir arkadaşım Louis de Funes'in efsanevi
sahnelerinden birini paylaştı, açtım seyrettim
bir kez daha gülmekten takla attım. Sonra geçmişe döndüm çocukluk
günlerime, kalbimin ve ruhumun kaldığı 80'li yıllara... Açtım Devekuşu
Kabare'nin o unutulmaz Yasaklar'ının
Minik Kelebek skeçini bir kez daha seyrettim...
Bir memleketin gülme anlayışı bu kadar mı değişmiş, kendime geldim,
yok tuhaf olan ben değilim, eğer espri yapılırsa anlıyorum, sorun henüz
televizyonlarda gıdıgıdılama fonksiyonunun olmamasında...
Mazuriyet'e dönelim, bu bir örnek, bunun gibi pekçoklarını
bulabilirsiniz; Ekşi-tatlı soslu sözlük entrylerinden birinde şöyle
âhkam kesilmiş: ''böyle
bir kelime yoktur. gerek tdk gerek devellioğlu sözlüklerinde böyle bir
kelimeye rastlanmaz. arapça-farsça kırması olarak uydurulmuştur.''
Bunun bir de tamamen komik versiyonları var: "genellikle
tıpta kullanılan bir terim" diye not düşmüş. exposition
sözcüğünün
uyduruk bir çevirisi olma ihtimali yüksek. maruziyet diye bir kelime
tdk sözlüğünde yok çünkü.''... ''tibbi
metinlere ozgu olan ve "exposure" kar$iligi olarak kullanilan sözcük.
ornek vermek gerekirse:
"filmlerin
saklandığı ortamın ışık maruziyeti 9 hastanede çok azdı"
''var olmayan,
sallamasyon bir kelimedir.''
Şimdi neresinden tutarsan elinde kalıyor... Birincisi, bunu TDK'da
bulamazsın, hele ki 80 sonrası TDK'da hiç bulamazsın Türkçe'den
Osmanlıca'ya Cep Kılavuzu gibi birşeyin olacak yahut Osmanlıca Türkçe
Sözlük'ün olacak ki rastlayasın...
İkincisi Arapça Farsça
karması olarak uydurulmuştur, eh bunun adı zaten
Osmanlıca... Alıntı yapalım, hani sanal âlemde hergün gördüğünüz
uyduruk alıntılardan değil: ''Bu dil Arap ve Fars kelimeleri ile
meydana gelmişse de, kullanılışları onları asıl sahipleri tarafından
tanınmayacak bir hale koymuştur.'' (Mustafa Nihat Özön)
Üçüncüsü: Sallamasyon...
Sallayan varsa sensin sallama! Bir de akılları sadece İngilizce,
Fransızca apartmalara basıyor ya...
Dördüncüsü Maruziyet: A. i, (Bir şeyin) karşısında bulunma.
''Yalnızlığın
şu müsaadesine maruziyetini düşününce... - Uşaklıgil
Uşaklıgil kim, Halid Ziya Uşaklıgil... Hah, sen biliyorsun Uşaklıgil
bilememiş, hayatta tek okuduğun entry, tek bildiğin kılavuz da 80
sonrası TDK olursa zaten bilirsin de böyle bilirsin!
Aslında, senin de kabahatin yok, Uşaklıgil ve benzeri kadim yazarların
eserlerini sadeleştiriyoruz diye ırzına geçerek piyasaya süren
yayınevlerinde kabahat, sen, sadece tecavüz esprisini seyredip gülen,
daha fenası şu yalan dünyada
bundan rahatsız olmayan, çok daha fenası ekrandaki ve
etrafındakilere sesini çıkartmayansın...
|