Karl Von KübelKarl Von Kübel'in hâtıratı





Bir Alman Subayı'nın (*) anlatımıyla Osmanlı'nın son dönemindeki son muhteşem düğünlerinden biri
Hatice Sultan ile Fehime Sultan'ın maceralı izdivaçları... Saray dedikoduları...

Saray'da Sultan düğünleri pek parlak, pek debdebeli yapılır, bilhassa çeyizlerin zenginliği gözalıcı bir ihtişâmlıkta olurmuş. Düğünler için hiçbir masraftan kaçılmaz; en mâhir sanatkârlar evlenecek Sultanın çeyizini hazırlar ki, her düğünde bir öncekini geçme, bir sonrakinin kendisine yetişememesi ihtirası, nispeti de vardır. Çeyizlerin getirilişi, bunların teşhiri bile ayrı bir temaşâ, ayrı bir debdebe, sırf bu bile sarayı ve halkı günlerce meşgul eder. Sarayın zenginliğinin ve azametinin rengarenk bir meşheri olur.

İşte bu minvalde, II. Abdülhamit, kendi ve Çırağan'da mahpus büyük biraderi V. Murad'ın kızları için
büyük masraflarla tertip ettiği şâşâlı düğünleri mükemmeliyetleriyle günlerce konuşuldu.

Yalnız güzelliğiyle dillere destan Hatice Sultan ile pek nasibini almamış Fehime Sultanların düğünlerinin hazin, yürek burkan tarafı ise, babaları V. Murad'ı bir daha görmemek kayd-ı şartı ile Çırağan'ı terketmeleri idi. Dedikodulara vesile olan kısmı ise iki Sultan'ın da bir talip çıkıp dest-i izdivaç eyleyene kadar bayağı bir süre beklemeleri idi. Düğünlerin sonrasında olanlar ise tam dillere pelesenk olmuştur.

Yıldız Sarayı'nda daireler tahsis edilip hatırları da pek hoş tutulan Sultanlara validelik olarak III. Kadın gösterildi ve Kadınefendinin eli öptürüldü. Ayrıca, aşırı ihtimam gösteren II. Abdülmecid, Sultanlar ile birlikte Çırağan'dan gelen kalfaları da huzuruna kabul edip iltifat etti ve kendilerine nişanlar, ihsanlar
Fehime Sultan verdi.

Abartılı bir halle, II. Abdülhamit, her gün Hatice ve Fehime
Sultanlara hediyeler gönderip, en has ipeklerden elbiseler sipariş edip her Cuma selâmlığında da neredeyse diğer Şehzade ve Sultanlardan öte en önde arabalarıyla merasimde görülmelerini istedi. Gerçi bunların bütün sebebi birer talip bulabilmekti.

Ne var ki, Çırağan esaretinden başgöz edilmek maksadıyla çıkartıla Sultanlar'a bir türlü talip zuhur etmedi ve seneler geçmesiyle bu hal de dedikodulara sebebiyet vermeye başladı. Hatta bu halden biçaregî, müteessir, sitemkâr... Sürekli siyah elbiseler giyen ve etrafa yakıcı bakışlar atan Hatice Sultan'dan ziyade Fehime Sultan amcalarına ''Ne vakte kadar böyle oturacağız, biz de evimizi bilelim'' diye defaaten maruzatta bulundukları Padişah efendilerinin de ''Ne yapalım, bir talip çıkmıyor, uşaklara mı vereyim'' diye cevap verdiği bir dilden dile kulaktan kulağa yayıldı, lakırdının önü alınamadı.

Bunun üzerine Sultanlar da Cuma Selâmlığı'na çıkmayı kesti. Krize dönüşen dest-i izdivaç eyleyecek bir talip çıkmaması artık Sarayın tek mevzuuna dönüştü. Hatta ve hatta Valide Sultan, peşine kalfalarını heyet gibi dizip selâmlığa çıkmayan Hatice ve Fehime Sultan'ın dairesine gidip el etek öptürdükten sonra divan durdurup ''Alaya çıkmamanız efendimizi müteessir ediyor, bir daha çıkmamazlık etmeyin, kendileri izdivaçınız için münasip bir fırsat bekliyor'' diye azarlaması vavelayı daha da ayyuka çıkarttı.

Bir dedikoduya göre de Valide Sultan, sürekli Padişah Efendi'ye ısrarla maruzatta bulunup ''Aman efendimiz, siz irade edersiniz de almaz olurlar mı'' demeye kadar varmıştı. II. Abdülhamit de bunun üzerine ''Şimdiye dek teklifte bulunduklarım kabul etmedi'' cevabını vermişti.

Bir akşam olansa artık ayan beyandı. Padişah, evde kalmaya yüztutan iki Sultan ile beraber Validelikleri Kadınefendi'yi Yıldız Tiyatrosu'ndaki locasına davet buyurdu. Babasına yapılanlardan dolayı amcasını hiçbir vakit affetmeyen Hatice Sultan yüz indirirken Kadınefendi de yine lafı döndürüp dolaştırıp izdivaç bahsini açınca Padişah, dayanamayıp ''Bu aylar içinde işallah kadın'' diye parladı. Fakat Kadınefendi devam edip ''Efendimiz her vakit vaad buyuruyorsunuz amma arkası çıkmıyor'' diyince tahammül sınırı aşılan Padişah, bütün azametiyle yerinden kalkarak ''Vallahi şu iki üç ay içersinde hal çaresi bulacağım'' demesi Saray ve çevresinde ve hatta halk içinde yine günün sakızı idi.   

Bu arada Çırağan'dan ayrılıştan beri dört seneden az fazla geçtiğini de kayıt etmek lazımdır.

Tiyatro akşamının üzerinden iki ay kadar sonra idi, büyük haber yayıldı. Hatice ve Fehime Sultan'ın Şâle Köşkü'ndeki çeyizleri açıldı, açılmakla kalmadı görmek isteyenler gelsin görsün diye de bir irade çıktı.

Bu suretle Yıldız Sarayı'nda dört sene süren bu intizar devresinin nihayete erdiği, nihayetinde iki Sultan'a talip bulunduğu ilan olundu.
Beklenen Damat'lar ise evliliği kabul edince Katiplikten Paşalığa terfi eden Vâsıf Bey  ve Galip Paşa idi. Fakat her ikisi de pek makbul sayılmaz idi, zaten bahsini geçireceğim üzre bu izdivaçlarla başlarına da gelmeyecek kalmayacaktı.

Şâle Köşkü'nde bir hafta seyrine gidilen Sultan çeyizleri hakikaten görülmiye değer bir ihtişamda idi. Hatice Sultan'ın gelin yatakları kırmızı saten dilyon kumaş üzerine sırma ile işleme, sıvama inci bir pırlanta kaplıydı.Gelin elbisesi al üzerine sırma, inci ve pırlanta işlemeliydi.

Fehime Sultan'ın aynı işleme ve kaplamada olan yatak takımları al renkte ve gelinlik elbisesi krem rengindeydi. Sultanların ikinci günlük elbisesi mavi renkteydi. Üzeri sıvama inci idi ve etekleri altın sırma saçaktı. Üçüncü günlük elbise gayet sade, çok uzun etekli, menekşe rengi bir tuvaletti.

Havlu takımları, masa örtüleri, mücevher, inci işlemeli ve altın saçak etekli idi. Yatak ve şilteleri fesrengi atlastandı. İkinci yataları koyu nefti ipekli üzerine altın sırma ile işlenmiş Sultan Hamid'in arma ve markasını taşıyordu ki hakikaten nadide ve zanaatkârane idiler.

Çeyiz sandıklarının dışı kırmızı kadife üzerine gümüş kaplıydı. İçerleri ise mavi atlastandı. Servi ağacından yapılmış ambar büyüklüğündeki silme sandıkların içi de atlas kumaşlarla döşenmişti. Yatak bağları canfestendi.

Yatak takımlarından sonra gümüş eşyalar geliyordu. Sultanlara gümüş mangallar, beşer kollu gümüş şamdanlar, pilâtinden havlu askıları, tepsiler, tabla takımları, yemek tabakları verilmişti. Gelin odasına ait su takımları, kahve takımları mücevherli idi. Diğer bütün eşya da bunlara mütenazir ihtişamda idi.

Bütün bu gösterişin yanında Sultanlar için Ortaköy'de hazırlanan birer yalı ile köşk de hazine-i hassadan büyük bir itina ile döşenmişti. Çeyizlerin üzerleri sarı ipekle taç ve markaları işlenmiş al çuhalarla örtülü öküz arabalariyle Şâle Köşkü'nden Ortaköy'e nakolunması da debdebeliydi. Bütün hazırlıklar tam olduktan sonra Sultanlar da Yıldız'dan Ortaköy'deki yeni ikametlerine götürüldüler.

Sarayların içleri de şanlarına uygun döşenmişti. Üst kat salonlarında gelin odalarında altın yaldızlı bronz direklerle birer taht kurulmuştu ki, Sultanlar dört seneyi aşkındır bekledikleri düğünlerinde bu tahtlara kuruldular.

Düğünler uzunca süre konuşulacak denli şâşâlı idi. Hıncahınç davetlilerle doluydu. Sultanlar cevahirli elbiseleri, başlarında duvak ve taçları ileydi. Hatice Sultan ve Damat Vâsıf Paşa, Fehime Sultan ve Damat Galip Paşa iki sıra olmuş davetlilerin arasından geçerek üst kata çıktılar. Bu sırada eski hazinedarlardan biri etrafa sarı altın liralar döktü. Damat Paşalar da Sultanları oturtup etrafa çeyrek altınlar döktü, bütün Şehzadelerin Sultanların kalfaları da namlarına gümüş paralar yağdırdı. Âdeta bir para yağmuru var idi. Düğünün başlıca eğlencesini mızıka teşkil etti. Mabeyin mızıkası güzün bahçde gece de alt kat salonda çaldı. Bunların yanında gün boyunca davetlilere ziyafet üzerine ziyafet çekildi.

* Hatıratın dördüncü bölümü: Beyoğlu batakhâneleri Şekerci Sofi...
* Hatıratın üçüncü bölümü: Sergüzeşt-i Sabiha Sultan ve Hayırsız Ömer Faruk Efendi
* Hatıratın ikinci bölümü: İki Sultan'ın izdivaçı ve bâhtsız Damat Paşalar - 2
* Konuk yazar: Vinston Çörçil


(*) Helmut Rubbert von Kübel; Prusya-Alman Subayı; Osmanlı'da görev yapmış, fakat dönemin önemli isimlerinden General Hans von Kiesling'in anılarında (**) da dert yandığı üzre, benzerleri gibi çeşitli torpiler vasıtasıyla İstanbul'a atanıp cepheden mümkün olduğunca uzakta ve Osmanlı başkentinin sefahat ve gece alemleri içersinde vaktini geçirmiş subaylardan biridir. Saraya ve dönemin sosyetesine gayet yakın olduğu anlaşılıyor. Kendisininki gibi 1900'lerin başından I. Dünya Savaşı sonuna dek görev yapan Alman subaylarından kalma, günümüze ulaşan pek çok anı yazısı, mektup ve kitap örnekleri vardır. Bunlardan biri de tartışmalı figür olan Turkei 1916 (Münih 1918) yazarı Binbaşı Franz Carl Endres'tir.

(**) General Hans Von Kiesling-Soldat i drei Welttilen, Leipzig-1935