Bu
sefer biraz kadın basketbolu ile
futbol, biraz
klasik müzik, bir tutam post-modernizm, bir parça popüler kültür
reyting sosuyla
tadımlıklardan oluşan füzyon
mutfağı gibi bir yazı sunacağım; şimdiden afiyet olsun...
Yıllanmış,
sıkı bir Türk şarabı, Turgutlu Alicante Bouchet ve Carignan
üzümlerinden
Atatürk Orman Çiftliği'nin efsanevi Boğa Kanı, 1989 mahsulü...
Enfes
bir şarap ve parmesan eşliğinde Aspendos'dan Viyana
Filarmoni'yi
dinliyorum; Zubin Mehta yönetiminde... Konser, 50 yıl önce Mehta'nın
orkestra ile çıktığı ilk konserdeki repertuarın tekrarı... Solist,
günümüzün en iyi Beethoven yorumcusu piyanist Daniel Barenboim...

Beethoven'ın
3 Numaralı Piyano Konçertosu'nu çaldı
bir kez daha Daniel Barenboim, belki binlerce kez çalmıştır, kayıtları,
salon konserleri ama Aspendos'un havası, atmosferi de işliyor piyano
ile Viyana Filarmoni'nin o kendine has tınısına ve tekrarı mümkün
olmayan, biricik, bambaşka bir 3 Numaralı Piyano Konçertosu oluyor...
Açıkhava
konserlerinin büyüsü buradadır, salondan ve kayıt stüdyosundan farklı
olarak, yorumla birlikte mekânın atmosferini, kimliğini de katar ve
bambaşkalaştırır.
Dolayısıyla, hazdan kendinden geçmiş bir halde
şunu söyleyebilirim: Şurası böyleydi, burası şöyleydi diye bir eleştiri
gafletine düşmek bir yana... Kusursuz, inanılmaz, muhteşem çaldı
gibisinden bir nidâ bile hâkaret olur!
Eşsizdi!
Daniel
Barenboim, belki 500 defa daha 3 Numaralı Piyano Konçertosu'nu
yorumlar, Zubin Mehta ile Viyana Filarmoni Richard Strauss'un Don
Kişot'unu
1000 kez daha seslendirir fakat... Hiçbiri Aspendos'ta geceki gibi
olamaz...
Aspendos'ta
belki biraz fazla heyecanlı erken alkışlayan bir seyirci vardı ama
hepsinin ellerine avuçlarına sağlık, varsın müzik eleştirmenlerimize
göre biraz erken, biraz ham alkışlamış olsunlar... Orayı doldurmuş ya
insanlar, karşılarındaki dünyanın nadide bir sanat değerini takdir
ediyor, coşkuyla bravo sesleriyle ıslıkla teşci ediyorlar ya ne güzel,
ne güzel...
Üstelik,
konser öyle John Strauss'lu yeni yıl konseri veya polkaların, valslerin
uçuştuğu ''hafif'' ve ''eğlenceli'', ''uçucu'' değildi, gayet ağır
tempolu bir giriş Stravinski’nin Symphony in three movements'i
ve Richard Strauss’un Don Kişot'u gibi yine coşkulu olmayan
bir
kapanışı vardı. Buna rağmen konsere gelenler tarihi bir konserin
coşkusunu taşıyordu.
Evet,
açıkcası orada olmayı isterdim. Yine de, TRT'nin
TRT olduğu günlerde Pazar Konseri ritüelli ile büyümüş, büyütülmüş bir
çocuk, gidemesem de -
Damdaki Kemancı gibi ''ah bir zengin olsam'' denir ya benim ilk
yapacağım şeydir-
televizyondan Viyana'dan Yeni Yıl Konseri'ni gibi seyretme
alışkanlığına sahip bir yetişkin olarak benim gözümde HaberTürk,
rahmetli
Ufuk Güldemir'den sonraki dönemin Kraliçe yayını yapmıştır.
İstanbul'da
yaz geç de olsa geliyor, boğucu sıcaklar şehrin surlarına dayanıp
üzerine çöküyor... Bu havada saatlerinizi kapalı bir mekânda
geçirmenizi tavsiye etmek normal koşullarda akıl kârı değil... Hele ki,
açılış gecesi her üç mekânına gittiğim ve havalandırma, soğutmalarının
yetersiz, içlerinin fazlasıyla hamam gibi olduğunu gördükten sonra hiç
değil ama...
Galerist'in Andy Warhol Hareket Hâlinde - Warhol in Motion
Films&Polaroids sergilerini mutlaka görünüz.
Akaretler'de
Sıraevler'in başındaki şubelerinden başlayınız, ki orası daha ferah ve
işler de daha eğlenceli... Polaroid serisini ve videolarını
görürürsünüz. Galatasaray ve Tepebaşı'ndaki mekânlarında ise
duvarlara yansıyan fimleri var.
Daha ağır bir atmosfer ve daha
deneysel, sınırlarınızı zorlayıcı çalışmalar var, özellikle de
Galatasaray Mısır Apartmanı'ndaki kısım yetersiz havalandırma ile
Warhol'un daha pop, hafif işlerine alışık bünyeler için fiziksel ve
zihinsel yorgunluk yaratabilir.
Tepebaşı'ndaki şube ise, eski
Beyoğlu evinin kendi orijinal hâli, duvar, tavan süsleri kazınarak
ortaya çıkartılıp restore edilmeden bırakıldığından, sergi alanı olarak
modern/güncel sanat eserleri duvarlara yerleştirildiğinde, kendi klasikliği ile güncel işlerin
yarattığı tezat kendiliğinden post-modern hatta
sürreal bir mekâna dönüştürüyor...
Orada
sergilenen işler kadar, bu havasına da dikkat ediniz. Hele büyük
salonda Andy Warhol'lar ile bambaşka bir ''enstalasyon'' çıkıyor
ortaya...
Bu kadar sanattan sonra spora sert bir geçiş
yapalım; Galatasaray'ın transfer çalışmları sancılı geçiyor, Avrupa'ya
çıkamayacak ve uzun süredir de eski şaşasından uzak bir takım için
süper kategorisindeki adamları almak zordur. Ya değerinin 2 katını
vermeniz gerekir ya da emekliliğine ramak kalmışların kapısını
çalmanız... Diego Forlan böyle mesela.
Son sezonu kötüydü,
yaşı ilerledi, oyun tarzı nedeniyle yaşı ilerledikçe düşüşe geçmesi de
doğal, üstelik gönülsüz, gelirse bu ya aldığı paranın bir daha
alamacağı denli kallavi olduğundan ya da takımı onu sattığından zorla
olacak... Fakat böyle bir transferin faydası olmayacak, ben olsam
almam.
Benzerlerini yakın geçmişte gördük yeniden bir zombi
almanın mânâsı yok. Eğer Arda Turan da kursağında yurtdışı hevesi
kalmış, metazori tutulacaksa Chelsea mi, Atletico'ya mı, Young Boys'a
mı nereye gidecekse alsın valizini gitsin...
Yeşil sahadan potaaltına geçelim; Avrupa Kadınlar Basketbol
Şampiyonası'na...
Öncelikle şunu söylemek gerek,
basketbolu bilmek ayrı bir şeydir, Kadın Basketbolu'nu ''bilmek'' ve
yorumlamak ayrı...
Kadın Basketbolu, tamamen farklı bir paralel evrendir.
Fizik, doğa ve matematik kanunları o evrende farklı işler.
Dolayısıyla, herşey olabilir ama Kadın Basketbolu evreninde bile... İkinci turda, açıkcası, ben, çok fazla
bir şey beklemiyorum... Çekleri ve Belarusları yenmemiz
mucize...
Londra
Olimpiyatı'na hazırlanan ve ilk kez Avrupa Şampiyonası oynayan Büyük
Britanya, 2009'da A Kategori grup elemelerinde oynamıştı, ondan önceki
tarihi ise 2007'de ilk defa B Kategori'de sahneye çıkmaktan ibaret yani
4-5 yıllık toplama bir takımdan bahsediyoruz.Onları yenersek iyi.
Sanılanın
aksine, Litvanya karşısında turnuvaya yanlış kurgu ile başlamamız; Işıl
Alben ile Birsel Vardarlı'yı birarada kullanmadan giriş yapmamız ve en
başından baskılı savunma yapmamamız, gömülü savunmada kalmamız,
dışarıdan atılan mancınıklara müdahale etmemiz bize çok şey
kaybettirdi.
Guard sorunu yaşayan Rusya'ya da uzun süre tam
saha pres uygulamamak, küçük de olsa kazanma şansımızı yoketti. Top
kayıplarına sürükledik ama kullanamadık ve oyun kurmalarını
engelleyecek, yoldan çıkartacak denli sürekli rahatsız edici olamadık,
zaten ortalama 20 top kaybıyla oynuyorlar.
İstatistik kağıdı
üzerinden konuşmayı sevmem ama Ruslar, güç belâ iki sayıyla
kazandıkları Slovakya maçında 15, 12 sayıyla kaybettikleri Litvanya
karşısında 18 ve bizi 15 sayıyla yenerken 27 top kaybı yaptılar.
27 top kaybı yapan bir takıma 15 sayıyla yeniliyorsanız, bu hangi
evrende, hangi boyutta olsa da biraz tuhaf bir durumdur...
Şimdi, şöyle bir hassasiyet de var...
''Aman, kötü bir şey yazmayalım,
söylemeyelim, moral destek verelim''... böyle düşünmek tabii ki iyi, hoş ama
seyredene, okuyana da sürreal bir dünya sunmak hoş değil.
''Aman, eleştirmeyelim rencide
olurlar''...
İlla ki eleştirirken rencide edici
olmak gerekmiyor ya da eleştiri rencide edici bir şey değildir.
Kaldı
ki, Kadın Basketbolu'nu biraz da takip etmek, belki çalışmak,
oyuncuları ''tanımak'' gerekir; basit bir örnek, Nilay Kartaltepe'nin evlendikten sonra Kartaltepe olduğunu
bilmek, bin yılın Nilay Yiğit'ini tanımak şart.
Kağıt üzerindeki bilgilerle anlatmak, yazmak ya da sırf pohpoh olmaz...
Son olarak; hayatımda ilk kez Facebook statusları ve Tweet trending'e
bakarak Survivor seyrettim, daha doğrusu tahammül etmeye çalıştım...
Memlekette efendiğin hâlâ geçer akçe olduğunu, Milli bir sporcuya vefâ
gösterildiğini, başarılı kariyeri boyunca kendisini sevmeyen fanatik
Fenerbahçeliler'in bile ''Adamsın'' diye yazdığını ve sonuçta
''İyi''nin kazandığını görmek güzeldi...
3 buçuk tarafı denizle çevrili memleketimde gururumuz Derya
Büyükuncu'nun kariyeri ve geniş halk kitlesi tarafından takdir
edilmesinin kendi yarışlarıyla değil de bir televizyon yarışmasıyla
olmasının trajikliği ayrıca bir yazı vesilesidir...
Derya'nın 6. defa olimpiyata giderek rekor kırmasını, adını olimpiyat
tarihine yazdırmasını bu yarışmadan önce de isteyenlerdendim, ona bu
yakışacaktır ve bu yarışma sonrası onun için bir görevdir, bunu da
başaracağına inanıyorum...
22
Haziran 2011 Olmayan 22 Haziran 2011
|