Her
Temmuz bir başka olurum, hani her baharda âşık olmak gibi ama tabii ben
o kadar ayran gönüllü ya da ayran budalası değilim, örnek olsun diye
söyledim... Farklıdır Temmuz, öncesinde pırpır ederim, yerimde duramam,
sonrasında büyük bir boşluk, günlerce ne yapacağımı, elimi ayağımı
nereye koyacağımı bilemem... Kötü günlerdir hele de Temmuz sonu,
Ağustos başı dönemi zor geçer... Uyum sorunu çekerim...
Fransa
Bisiklet
Turu, benim yıllardır, hastalığımdır... Şu kadar ki, Galatasaray'ın
şampiyonluk maçı yoksa aynı saate denk gelen başka bir şey yaptırma
ihtimaliniz neredeyse sıfırdır. Tabii ki Bahar Klasikleri'nin
Kraliçeleri Dauphine Libere, Paris-Roubaix ve Flèche Wallonne'u da
benzer bir heyecanla seyrederim ama Tur'un yeri bambaşka... Sadece
seyretmekten öteye, okur, tur öncesinde hazırlıklarımı yaparım. Bir
nevii patlamış mısır, bira ve yiyecek stokları hazırlanılır, dış dünya
ile temas minimuma iner... Etapları atyarışı seyreder gibi izlerim, hoş
Karpov-Kasparov maçını internetten tezahürat yaparak seyreden, her
hamlede kendinden geçen bir adamım... Karpov! Of course... Lance
Armastrong'tan başkasını tanımam. O gidince bakacağız kim var diye...
Olay sadece bir spor değil... Hani hep derler ya Futbol sadece futbol
değildir diye; ne Fransa Bisiklet Turu da sadece 3 haftalık bir yarış,
ne de Bisiklet 2 tekerlek, gidon ve seleden ibarettir...
Sportif zevkinin dışında hem temâşası hen de insani yanı
vardır, müthiş hatta inanılmaz
hikâyeler barındırır; masal gibi anlatabilecekleriniz de, korku filmi
ya da fantastik olanları da... 32 kısım tekmili birden aşk,
acı, ihtiras, drama, ihanet ne isterseniz ciddi bir külliyat oluşturur.

Oturup Korsan
Pantani'nin hayat hikâyesi ile birisini ağlatabilirsiniz,
ki sevenleri halen ağlarlar. Ben de halen bahsederken teklerim,
gırtlağım düğümlenir, trajik bir hayattır.
Yahut Jan Ullrich ile Lance Armstrong'un yıllar süren mücadelesi
hakkında bile günlerce konuşulabilir. Literatüre girmiştir, fenomen bir
olaydır The Look... 2001
L'Alpe-d'Huez tırmanışında... Belki 2-3
saniyelik bir ân, bir bakış ama defalarca seyretmişimdir... O bakış,
size hayata üzerine kitap
yazdırabilecek kadar etkileyici ve mânâlıdır.
Ullrich'in bir şampiyonken müzmin kaybedene dönüşmesi,
hayalkırıklıkları ve 2006'da Tour de France'e favori olarak
başlayacakken Dr. Eufemiano
Fuentes bağlantısı, Puerta
Operasyonu ile kariyerinin sona ermesi, sonrasında yaşadıkları...
Hepsini yanyana koyarsanız, Lance Armstrong'un o bakışı tamamen farklı
iki hayatı anlatır size... Fabl gibidir.
Yahut 2000'de efsane
Le Mont
Ventoux tırmanışında Marco Pantini'nin Sarı Mayo'sunu garantileyen
Lance Armstrong'u son tekerlekte geçtiği finişin fotoğrafını bir yana
koyun, hemen yanına da 2009'da aynı yerde Alberto Contador ve Andy
Schleck'in arkasından Lance Armstrong'un zirveye tırmanıştaki çabasını
ve onlardan kopmayıp üçüncülüğünü garantilemesini diğer yana koyun...
Muhteşemdir.
Hâlâ
devam eden Pantani geçti, hayır Lance yol verdi tartışmasından ve
Lance'in o dönemdeki konumundan, 2009'da varoluş savaşı verişine
inanılmaz bir hayat hikâyesi...
Mesela, yıllar geçse 2010 Turu'nun en dramatik
sahnesi Cadel Evans'ın gözyaşları
(Video) unutulmayacak.
Bunlar
yakın örnekler ya da hikâyeler, geçen yüzyılın başlarına, bisikletin
modern olmadığı dönemlere, telsizlerin, sağlam ve havadar kaskların,
karbon bisikletlerin, rahat, ergonomik selelerin, lastiğiniz patlayınca
hemen değiştiren takım otomobilinin, düşüp bir yeriniz kanadığında
yanına yanaşıp hemen tedaviye başlayan doktor araçının olmadığı, çamur içinde
bisikletin sırtta taşındığı, hatta
kazanılan tek kuruş paranın olmadığı dönemlere dönün, siyah beyaz
devire, 20'lere 30'lara... Mücadelenin daha da insanüstü, daha da
akıllara ziyân olduğu, bu adamlar deli mi diyeceğiniz yıllara dönün
neler neler var...
Olayın modern zamanlardaki diğer bölümüne bakınca, seyir yanı, temaşâsı
hakikaten harika. Çok zevkli.
Muhteşem
yerlerden geçiliyor, hani tura çıksanız bu kadar yeri görmeniz
neredeyse olanaksız. Yalnız turistik mânâda baktığınızda tur
rehberinizin çok iyi olması gerekir. Kuru kuruya herhangi bir turistlik
kitapta yazanlardan öteye birşeyler vermesi gerekir ki
size gezinize keyif katsın.
Siz, bazı şeyleri bilseniz de,
okumuş olsanız da, gezerken kitabi dilin dışında biraz da işe teatral
bir yan katarak anlatan, masalı okumakla iyi bir masalcıdan dinlemek
arasındaki farkı yaratabilen bir rehber gezinize tad katar.
Bu
aşamada devreye son yıllarda EuroSport ve Caner Eler giriyor. Öncelikle
şunu söylemem gerekir ki, ben ortalama bir bisiklet seyircisinin bayağı
üzerindeyim. Buna rağmen bildiğim veya bilmediğim şeyleri, tam
yeri geldiğinde tam dozunda anlatışıyla seyrime müthiş keyif katıyor.
Bazı
şeyler çok incedir. Birisi çok bilir ve anlatır ama vıdı vıdı yapar,
zamanlı zamansız anlatır, çorba yapar ve keyif vermez.
Bazısının da oraya neden oturduğu ve neden ona anlatırıldığı belli
değildir, ifrit olursunuz.
Bazısı
da hem bilir, hem de dersini iyi çalışır... Caner Eler, böyle...
Kendisini hiç tanımıyorum ama bisiklet sporunu çok iyi bilmesinin
ötesinde belli ki Fransa Turu öncesi, her etap için ayrı ayrı
çalışıyor, nereden geçilecek, nerede ne var, özelliği ne, neyini
anlatırsa ilginç olur... Bunlara kafa yorup hazırlanıyor. Yoksa böyle
anlatamaz.
Kabul ediyorum,
Tour de France'in kılavuzu var,
EuroSport'un sitesinde de bulabileceğiniz etap profilleri var fakat
bunlar 2-3 paragraflık turistlik rehber ebadında şeyler. Yayında
anlattıkları ne orijinal yayından çeviri, ne de hazırlanan bir rehberin
okunmasından ibaret... Çok rahatlıkla kayıtlarını alın söylediklerinden
bir kaç fasiküllük Fransa tarihi ve turistlik rehberi çıkar ki bence
enteresan bir fikir...
Hakikaten yaptığı yayının tadından
yenmiyor ama biraz da Gurmelik istiyor. Yani 5 Michelin yıldızlı bir
adamın restoranına giden herkes keyif almayabilir. Üstelik, Türkiye'de
bu işleri bu düzeyde yapmak zordur. Spor medyamızın seviyesi ortada...
Ben,
''Fenerbahçe'ye 1-2 transfer yapalım, bak bakalım Güney Amerika'da
ortasaha, savunma birilerini bul da yazalım'' dediği muhabirinin ''Ze
Roberto'nun kardeşi var, A Roberto, bu yıl Los Maçikantos'ta 9 gol
attı, onu yazalım'' cevabı üzerine sayfa sekreterine dönüp ''tamam ismi
de uygun açalım 8 sütuna manşet yapalım'' diye spot yazdırmaya başlayan
Spor Müdürleri gördüm...
Dahası her transfer döneminde
ülkemize 5-6 kere imza atmaya gelen Martin Palermo vardır... Hiç
unutmam adam golden sonra sevinirken reklam panosuna çarpıp ayağını
kırmış hastahanede, ertesi gün Galatasaray'a imza atmaya geliyor, dün
futbolcu ile yönetici bilmem kim görüştü el sıkıştı diye manşet atıldı
bu ülkede...
Dolayısıyla, bu türden yayınları bu seviyede
yapmak zor iştir. Bir yandan sürekli mailler gelir, ''Neden zenci
bisikletçi yok?''
Kaç defa geldi ben
saymadım, her seferinde cevap
verdi...
Nedir, bu Türk bisikletseverinin zenci düşkünlüğü ve
merakı anlamış değilim... Ben olsam, ırkçı kardeşim bunlar
almıyorlar zencileri takımlarına derim... Dedirtirler adama sonunda...
Tabii neden Türk bisikletçi yok mailleri var, almıyorlar
aralarına kendi toplarıyla oynuyorlar diye cevap ver. Neden Avrupa'da
üst düzeyde oynayan futbolcun yoksa o yüzden yok demek bile yetersiz,
veledrom vardı bir tane Konya'da bu memlekette veledromu veletlerle
alâkalı sanmayın...
Öyle mailler geliyor ki arada akıllara
ziyan, hayatında ilk kez seyrediyor ve bilgiç bilgiç bir şey soruyor...
Tarihin Arka Odası'na gelenleri aratmıyor yani...
Neyse ki, Caner Eler Murat Bardakçı değil...
Bir seferinde de nereden yayın yapıyorsunuz diye sordular, tam da
helikopter kamerasından görüntü veriliyor... Hani şu anda
helikopterdeyim
dese yeriydi, nereden yapacak yayını küçücük bir yayın
odasında...
Bir de beğenmezükçüler var. Oturmuş benim
gibi en azından 80 ekran televizyon, koltukta serilmiş, yanında yiyecek
içecek, bilgisayar, internet, her söylediğine bir kulp bulup ben daha
iyi yaparım, bu da turu mu anlatıyor havasında...
Farkında değil ki, sen ne görüyorsan o da onu görüyor... Dahası, bir
röportaj olduğunda anında çeviriyor...
Üstelik,
bu kadar dikkatli seyreder ve eser miktarda bisikletçi tanırım,
takımları bilirim, zaten yanımda bilgisayar, hava kamerasından
Pelaton'u gösteriyor, hop kaza 5 pedal yerle yeknesak... Ben daha kim
düştü görmeye çalışırken o söylüyor.
Bir de yorumlarını
beğenmeyenler cinsi var. ''Lance Armtrong'u aşağıladınız, Contador'u
rencide ettiniz, Schleck'i abarttınız''cılar var... Yani sen spikersin
ukalalık etme yorum yapmacılar...
Bunların değişik versiyonları
vardır. Mesela NBA finali yazmışım mail atmış aklı evvel vatandaşımız,
''Celtic'i tutma dürüst ol dürüst, objektif yorum yap bak o oku da
öğren...''
Güzel de benim harika vatandaşım, o örnek
gösterdiğin adam Lakers'ın yorumcusu, bir nevii Jack Nicholson yazı
yazsa ne olursa o da öyle; okuyorsun ama NBA'de her takımın yorumcusu,
yazarı, anlatıcısı olduğunu bilmiyorsun. Dahası ben sana reçeteyi
vermişim serinin en başında...
Burada iki şey var, birincisi
Amerikan malı ya kalitelidir, iki kendi tuttuğu takımı tutmayan
kötüdür. ''Objektif ol'' dediği benim takımımı tut demek
aslında...
Ey zencisever Türk bisikletseveri, farkında
değilsin ama bu konuşan adamın yorumları, okuyabileceğiniz bir sürü
yabancıdan çok daha iyidir, yayını yaparken de yorum yapmalı zaten,
Lance Armstrong'un performansını beğenmiyorsa söyler, Adab-ı muaşeretten
nasiplenmemiş Fransız değil ki küfür etmiyor
milli düşmaları Lance'e, 8. etapta düştü umudu kalmadı diye 11 Temmuz'u
Bayram ilan etmiyor, hoş The Boss da onlardan 14
Temmuz'da rövanşı aldı...
Neyse, bynı yayını orijinal EuroSport'tan seyretsen adamlar ne yorum
yaparsa havada kapacakken dinlediğin Türk malı diye
dudak bükme... Hakikaten biliyor çünkü.
Daha tur ve yol uzun, 2. dinlenmeden önce yazacağım, Tour de Lance
hakkında...
Bu
arada aklı evveller için söyleyeyim, ben sadece bir EuroSport seyircisi
olarak övgü maksadıyla bunları yazıyorum, Türk medyasında alışık
olduğunuz türden her hangi bir oyun yok; kaldı ki daha önce de EuroSport'un süper ikilisi
diye MotoGP'me keyif katan Yiğit Top ve Hamit Abbasoğlu için de
yazmıştım.
|