Şampiyonluk Totemcilerin eseridir!
''Madem ki cesaretiniz
var, o halde, biriniz ortaya çıksın, daha kaybedecek bir şeyi olduğunu
ve her şeyin kazanılamayacağını söylesin!'' Friedrich Schiller'in
''Haydutlar''ındaki gibi Galatasaraylı futbolcular, yeşil sahalar
müthiş bir meydân okumayla şampiyonluğu aldılar.
Kim inanmıştı?
Hakikaten kim inanmıştı!
Kimse yalan söylemesin!
''Onlar'' haricinde hiç kimse son haftaya kadar, Ali Sami Yen'deki
Fenerbahçe galibiyetini ilan eden düdüğe, hatta Sivas'taki o unutulmaz
gecenin finaline kadar inanmamıştı...

Bu saatten sonra sevinip coşabilir,
çıldırabilir, ismi okunduğunda Lincoln gibi çok şey yapmışcasına
podyuma koşabilir...
Oysa bu zafer inanmış birkaç adamın eseri.
Futbola ve ülkeye bi'taraflarından bakan bir gazetenin sandığı gibi, ne
fakir delikanlı hikâyesi ne de melodramik Türk filmi senaryosu bu...
Servet Çetin'in, Arda Turan'ın, Hakan Şükür'ün, Ümit Karan'ın evet
Hasan Şaş'ın, Barış Özbek'in, Sabri Sarıoğlu'nun, Aykut Erçetin'in,
Ayhan Akman'ın, Mehmet Topal'ın, Uğur Uçar'ın, Volkan Yaman'ın, Hakan
Balta'nın Orkun Uşak'ın eseri...
Aynı zamanda Herr Kalli'nin de... O, bırakıp gitmese veya gitmeye
mecbur bırakılmasa, belki bugün Fenerbahçe 18. şampiyonluğunu kutluyor,
taraftarları da Bağdat Caddesi'nde Galatasaraylı kovalayacağına
eğleniyor olacaktı. Hayat garip!
''Galatasaray'da Teknik Direktör yok; pardon Cevat Bey var...''
demiştim Fenerbahçe galibiyetinden sonraki yazıda... Sanırım, ona da
Burak Dilmen'e de, Nezih Boloğlu'na da haksızlık ettik topluca... 6
maçta, 6 galibiyet... Bakınız, büyük Teknik Direktör filan demeyeceğim
fakat en kritik yerde başa geçmişsiniz, bir mimiğiniz bile herşeyi
altüst edebilir, bir bakışınız bile herşeyi dağıtabilir, oysa Cevat Bey
en zor olanı başardı, takımın ruhunu bozmadı, ruhi bunalıma neden
olmadı. Bu, sanıldığından da güç bir iş.
TOTEM EKİBİ...
Fenerbahçe, Zigana Geçidi'nde yolunu kaybedip Trabzon'a mağlup
olmasaydı; Haluk Ulusoy Federasyon Başkanlığı'ndan devrilmemiş olsaydı
ortalığı şaibe bulutları yeşil sahaların üstünü saracak, gözgözü görmez
olacaktı. O yüzden, Ulusoy, Galatasaray'ı şampiyon yapacak lafları
artık birer utanç vesikasıdır... Takdir-i ilâhi...
Neyse, biz de ''Totemciler'' olarak şampiyonluk yolunda hayli ter
döktük. En sonunda da şampanya ile kutlama yapmayı hakkettik.
DİVA ETKİSİ...
Yalnız her maçta tuhaf birşeyler oldu. Bu seferki ise ''Diva'' Leyla
Gencer'in vefat haberiydi, tam da Hakan Şükür'ün golünden sonraki
diyaloglardan biriydi. ''Leyla Gencer ölmüş...''
Tam da atak tazeliyoruz... Bülent Ersoy'a ''Diva'' denilen
memleketimin, dünyada en çok tanınan gerçek ''Diva''sını, parayla
çıkılan Paris'in Olympia'sında reklamla süperstar yapılan değil,
müziğin mabedi La Scala'nın önünde eğildiği, sanat tarihine geçen bir
İstanbul hanımefendisini kaybedişimizin haberini alışım bile,
memleketime özgü bir traji-komiklik taşıyordu.
Bir ân sahadan kopup 15 yıl öncesine gittim. Hürriyet Gösteri
dergisindeyim, İstanbul Festivali için ek hazırlıyoruz, o zaman
Festival tek cazı da, klasiği de birarada. Ek için Boğaziçi mevzunu bir
çevirmen kız getirmişler, unuttum adını, moda mod çeviri yapmaktan her
tarafta hatalar var, mesela ''Çevreci'' bir cazcı ''Sera Etkisi''nden
bahsediyor, kızımız ''Greenhouse effect''i ''Yeşil ev'' diye
çevirmiş... Düşünün vahametin boyutunu...
Çoğunu düzelttim ama birini atlamışım ki Leyla Gencer'i
''öldürmüşüz''...
Genç ve yetenekli bir soprano ile yapılan röportajda Renata Tebaldi,
Maria Callas ve Leyla Gencer için onların ne kadar erişilmez
olduklarını, anılarda kaldıkları söyleyip edebiyat yaparak ''Gone With
the Wind'' diyor, bir de saygıyla eğiliyor... Çevirmen kızımız, anıları
önünde eğiltip Callas'la birlikte o zaman sağ olan Tebaldi ve Gencer'i
de bir anda öldürüveriyor... Ben de onca sayfada kalecilik yapıp büyük
bombayı atlıyorum...
Derginin piyasaya çıktığı sabah, ortalık birbirine girmişti! Hâlâ
unutamam, Allah rahmet eylesin...
Külleri savrulurken önünde eğileceğim...
PS: ANNE PAZAR'I...
Tüketim toplumunun doğurduğu yapay günlerinden biri olarak
bakabilirsiniz Mayıs ayının 2. Pazar'ına; bir pazarlama günü, annenize
her gün sıkıca sarılmanız gerekirken, televizyonda reklamı yapılan ''Şu
kadarcık'' bir taş parçasını ''esirgediğiniz'' için sıkıntı duymanıza
neden olabilecek bir pazar bu... Cumartesi veya Pazartesi
alabileceğiniz bir demet çiçeği bile daha pahalıya aldığınız bir gün...
Doğrudur ''Serbest Piyasa, Kapitalist Dünya''... Fakat arada başka
şeyleri de düşünmeli insanlar, pazarlanamayacak bazı değerleri de
unutmamalı. Uzun yıllardır, ''Anneler Günü''nde anneme sarılırken
hüzünlenirim; babam, anneme çiçek getirdiğinde de hüzünlenirim. Aklıma
''anacığına'' sarılamayan şehit evlatlar, evlatlarının mezarına çiçek
bırakan ''analar'' gelir.
Bir toprak parçasının, pazar'da küçük bir taş kadar değeri yoktur ama
uğruna gözü kapalı can verenler ve onları, ''Kınalı Kuzuları''nı
gönderenler asıl değerini veriyorlar...
Ultraspor-12 Mayıs 2008
|