Yok cansıkıcı siyasete ya
da açılım saçılım tartışmalarına girmeyeceğim fakat ne yaparsanız yapın
ne kadar apolitik olsanız, ne kadar hayatınızı arındırmaya çalışsanız
yahut öyle yaşayabildiğinizi sansanız da o size bulaşır. Çünkü
yaşadığınız memleketin ortamını, sizin yaşam koşullarınızı, çiçekler
böcekler değil o belirler... Onu, başka bir mekanizma ya da başkaları
diye algılasanız da onu oluşturan da sizin yaşadığınız memleketin
florasıdır... Sadece belirli bir alanda da değil her alanda bu
böyledir. Kaldı ki ''politika''yı sadece siyasi bir kavram diye
algılamamak gerektir ama biz de, genelde öyle algılanır.
Eğer bir politikanız ve o politikayı
güdecek insanlarınız, o politikayla çalışacak mekanizmalarınız yoksa
başarılı olamazsınız. Başarının ölçütü pek çok alanda evrenseldir.
Belirli kriterleri vardır. Hiç te sanıldığı gibi öyle subjektif
değildir. İstisnai durumlar hariç... Subjektif olanlar sizin kendinizi
avutmanızdan ibarettir.
Dolayısıyla, başarılı olmak için bir politika sahibi olacaksınız. Yoksa
saldım çayıra Mevlam kayıra sistemiyle bir halt olmaz.
Politikanızın olması da yetmez... Doğru politikalara sahip olacaksınız.
Sanıldığının aksine doğru politika(lar) da gayet objektif kriterlere
bağlı ve evrenseldir. Kafanıza göre doğrulardan, ben yaptım oldu, canım
böyle istedilerden ibaret değildir. Ki biz de genelde yöntem böyledir.
Yine de, şu da bir gerçektir, doğru politikalara sahip olmak ve bunları
uygulamak dahi başarının garanti etmez size. Çok ve organize çalışmanız
da gerek. Buna rağmen çok çalışsanız da, iyi bir organizasyonla bile
başarıyı elde edemeyebilirsiniz.
İşte, belki bu aşamalarda kader, şans, kısmet, kimine tâlih kimine kör
Sâlih gibi faktörler devreye girebilir. Fakat siz, işin en başından
başarınızı talihe bağlarsanız, o vakit %99 Kör Sâlih'e hazır olun...
Geri kalan %1'ler de ''Tarihi zafer''lerden ibaret olacaktır...
Peki, nedir?!
Pratiğe geçelim; 4'de 3'ü sularla çevrili, suyu bol memlekette havuza
girip hızlı yüzecek birini; turistik raftinglerin yapıldığı nehirlerden
fışkırıp olimpik kano yapabilecek bir özgür ruhu; çocuğunu 3 aylıkken
Uludağ'a görüp ders aldırmanın sınıf atlama, sosyetiklik delili olduğu
dağlardan aşağıya slow-motion gibi görünmeyecek hızda kayabileni;
yalınayak başı kabak koşan çocukların mahrumiyet belgesi, geri
kalmışlığımızın delili diye sunulduğu dağ-bayırdan ceylan gibi ya da
deli dana gibi koşanı; hadi, bunları da geçtim kızını bale kursuna
göndermenin medeniyet seviyesi sayıldığı kent kültüründen çıkıp da
dünya çapında meşhur olacak bir balerin çıkartamıyorsak...
Yemeklerimizi anlata anlata, övüne övüne bitiremediğimiz
mutfak kültürümüzle Michelin yıldızlı bir aşçı yoksa hatta ahçı diye
yazmaya devam ediyorsak...
Bir politikanız ve yaşam gustonuz yok demektir.
Daha da kötüsü. Başkalarını da kendimize uydurup kendimize çeviriyoruz.
Bütün dünyada devşirme, apartma modeli var bugün; çoğu kez de ufaktan
alıp yeteneği eğitme değil transfer etme yöntemi yaygın. Avrupa Pinpon
Şampiyonası'na bakıyorsunuz, diyelim ki Danimarkalı ile Norveçli maç
ediyor, karşılıklı iki çekik gözlü Danimarkalı Li, Norveçli La'ya
karşı! Bildiğin iki Çinli işte...
Kafalarda bir takım kavramlar da yıkıldı; faşizmin anavatanlarından
birinin Almanya olduğunu ve sokaklarında çoğu genç kafatasçıların halen
gezmekte olduğunu sanırım tartışmayacağız. Orada bile Hitler'i
mezarında piliç gibi döndürecek işler oluyorsa; bu, bir yöntem ve
politikadır. Sizin de uygulamanızda bir beis yoktur.
Yapabilirsiniz ama yüzmedeki gibi en az sizin kadar su yutacak
birilerini devşirmezsiniz. Biz, yapıyoruz!
Adamlar yıllarca fakir ülkelerinin yetenekli gençlerini ABD'ye
göndermiş, arada bir çoğu hebâ olmuş, bir kısmı ABD rüyasına kapılıp
oranın vatandaşı olmuş ülkesini unutmuş, bir kısmı ayakta kalmış ama
müzmin finalist, ikinci, üçüncü olmaktan öteye gidememiş. Fakat adamlar
yılmamış ayakta kalanlardan bir nüve oluşturmuş ve 20 senenin sonunda
bir nesil yakalamışlar, ABD kültürünü almış ama kendi vatanına bağlı ve
hızlı... Önce dünya rekoru kırmışlar, sonra olimpiyatta ABD'lilere toz
yutturmuşlar... Jamaika!
Hani hep deriz ya tesis yok... Bolt ile Asafa'nın Avrupa'nın kış
mevsiminde yarışlar yokken kendi ülkesinde çalıştığı pisti görseniz
ağlarsınız... Büyüdükleri yeri görseniz mahrumiyeti anlarsınız...
Biz de, yıllarca ABD'ye adam gönderdik ama hiçbir politika gütmeden
yaptık sonuç sıfır... Ele aldığımızı da kendimize çevirdik. Kız
yetenekli alıp getirip büyütmüşsün, o da elinden geleni yapmış. 5000'de
dünya rekoru kırmış; Pekin'de 2 gümüş almış ama bir süreklilik
arzetmiyor.
Çünkü kendi usülümüzle çalışıyor.
Eşref Apak desen uzar gider; Yeliz Kurt yetenekli kız diyorsun, kendi
derecesinin bile altında kalıyor, bir gelişme yok. Yıllar yıllar
geçiyor değişen bir şey yok. Sermet Timurlenk yıldızlarda Sebastian Coe
ile Steve Ovett ikilisinden iyiyken onlar olimpiyatta efsane yarışa
tutuştuklarında televizyon başındaydı muhtemelen. Coe ve Ovett gelişip
efsane olurken Timurlenk yerinde saymıştı.
Dünyanın bütün atletleri o Grand Prix senin bu Golden Lig benim diye
gezer sürekli koşarken, hatta ve hatta Berlin'in pisti sert ve hızlı
bir zemin olduğu rengi mavi olduğu için benzer pistler kurup veya bulup
onun üzerinde çalışırken sen, hiçbir yarışa sokmuyorsun, nasıl kamp
yapıyor, nerede çalışıyor, sakat mı değil mi bilmiyosun...
Büyük yarışlar psikoloji de gerektirir, sen olimpiyattan beri hiçbir
defa büyük rakiplerle atletini yanyana getirmiyorsun... 70
bin kişinin önüne çıkmak bile bir yüktür bu pratikleri olmadan aşil
tendonundan vuruluyorsun... Evet, bir politikan olacak ama bunu
uygulayacak bir de yönetici sınıfın olacak. Yetiştireceksin ya da doğru
işleri yapacakları getireceksin...
17 Ağustos 2009
|