Nereden başlasam, nasıl
anlatsam, hayır, Bodrum Bedroom diye devam etmeyeceğim! Galatasaray'ın
çektirdiği kupa eziyetinden sonra neredeyse konuşacak takat da
kalmamıştı. Üzerimize çöken rehaveti atmak için hayli uğraşmamız
gerekti, kendimizi pota altına zor. Neyse... Sosyal içerik soslu futbol
ve ardından PS mevcut...
Perşembe akşamüstü
evlerinde bacaklarını uzatıp serilecek yahut da pastırma yazının
keyfini deniz kıyısında balık-rakı ile çıkartacakken silah zoruyla
Ankara'ya götürülüp ayaklarına pranga vurularak sahaya çıkartılan
Galatasaraylı futbolcular, Ankara BŞ Belediyesi'nin takımı karşısında
bitse de gitsek havasında bir maç oynadı.

Türkiye Kupası'nın statüsü belli, isme
göre puan alınıp gruptan çıkılmıyor; daha önceki yıllarda özellikle
Fenerbahçe bu gerçeği gördü. Dolayısıyla karşınızda 3. Lig takımı varsa
bile ciddiye almak durumundasınız. Hele ki, Ankaraspor türünden bir
rakibe karşı idare-i maslahat eyleyemezsiniz.
Bana kalsa, bu formata tamamen karşıyım, takımların sırtındaki kambur
olarak görüyorum ama işin ucunda para var ve kulüplerin kasasının bu
paralara ihtiyacı... Haliyle işlerine geliyor.
Eğer maç trafiği ağır geliyorsa, o vakit şunu söyleyeceksiniz: Bizim
kupayı almak gibi bir iddiamız yok, burayı gençlerimizin pişmesi,
yedeklerimizin maç pratiğini kaybetmemesi için kullanacağız... Yahut da
nasıl ki UEFA Kupası'na çıkıyorsunuz, öyle sahaya çıkacaksınız.
Öbür türlü, araya 2-3 tane genç katayım, biraz da as'lardan
serpiştireyim, kendimi fazla da yormayayım ama maçı da alayım derseniz,
Ankara(BŞB)Spor karşısındaki Galatasaray gibi oynarsınız.
Ümit Karan'ın golü dışında bir pozisyon yok; Arda Turan eli belinde
gezinip duruyor; zavallı Murat Akça, 90 dakika artı uzatmalar boyunca
yaprak gibi sallanıp duruyor; Kewell ile Lincoln sahada saklanacak yer
arıyor; kaleci Aykut, yine yan toptan gol yemek, altıpas'ta vurulan
kafayı seyretmek alışkanlığını sürdürüyor... Kısacası garip, evlere
şenlik bir oyun... Eğer, yedekleri, gençleri ısıtacaksanız o zaman bu
maçlara da takımın başında yedek hoca olarak Cevat Bey çıksın,
pratiğini kaybetmesin!
Yine de, 1-1 bittiğine de dua etmek gerek, Mavi Beyazlılar da
kazanabilirdi. Sanırım, bu halde de yönetim Skibbe'nin arkasında
durmaya devam ederdi...
İşin diğer tarafına gelirsek; Belediye'nin takımı Ankaraspor'un varlık
sebebini sorgulamak gerek. Küçük yerlerin sosyal etkinlik maksatlı
takımları dışında hele de Ankara, İstanbul gibi büyük kentlerin
belediyelerinin binlerce doları yeşil sahalara yatırmasına en başından
beri karşıyım. Bir yandan kamyonla borcunuz olacak, bir sürü alt-yapı
üst yapı eksikliği bulunacak, diğer yandan halkın vergilerini buraya
harcayacaksınız.
Futbol takımı kurup para dağıtacağınıza, belediye otobüsü fiyatlarını
indirin... Bunun iktidarla alakası yok, kim olursa olsun, hangi parti
gelirse gelsin...
Ankara'da Ankaragücü, Gençlerbirliği, Hacettepe varken ve ekonomik
zorluklar çekerken, bir de Belediye'nin takımının olmasının izah
edilebilecek bir mânası yok. Hakeza İstanbul için de bu geçerli.
Basketboldan, voleyboldan bahsedeceksek takımı olmayan şehrin
belediyesinin, bulunduğu yörenin sosyal ortamına katkı için takım
kurmasını anlıyorum; burada da kendi gençlerine, kendi altyapısına önem
vermesi gerektiğine inanıyorum. Gerisi halkın paralarını harcama
faaliyetidir!
Tıpkı, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'ndaki havai fişek gösterileri gibi...
Trilyonlar havaya saçıldı, onca şehidimiz, onların aileleri, okutulacak
çocukları varken; 10. yılını geride bıraktığımız depremin vergileri
alınmaya devam ederken, ekonomik kriz varken, millet meteliğe kurşun
atmaya hazırlanırken, yurdumun 4 bir yanında patada kütede havai para
gösterisi!
PS: Elina Brotherus ya da DARALKIZ'IN TEŞHİRİ
Kuzey Avrupa ülkeleri malum basık atmosferli, soğuk, kasvetli, bunalım
yerlerdir, diğer yandan da refah düzeyleri yüksektir; gençlerinin
bizdeki gibi kaygıları, gelecek endişeleri yoktur ama bir boşlukta
yüzerler... Ruh halleri Trainspotting'teki tiplere benzer yahut da hani
iktisadi bir benzetmeyle stagflasyon gibidirler... Paradoksal bir
durumları vardır.
İstiklâl Caddesi'ndeki YKB Kazım Taşkent Sanat Galerisi'ndeki Elina
Brotherus'un fotoğraf sergisi de bu ruh hâlinin tezahürü... Psikolog
veya patolog olmaya gerek yok.
2 satır katalogdan, 3 satır ''sanatçı''nın söylediklerin alıp 1-2 satır
da laf salatasıyla süslemek suretiyle ''sergi yorumu'' yazmadığıma
göre... Gördüğümü yorumlayabilirim.
Canı sıkılan Finlandiyalı Daralkız, almış fotoğraf makinesini gayet
realist realist çekmiş bedenini; çıkmış bir tepeye her yerde
bulabileceğin dağı bayırı, taşı toprağı çekmiş.
Gustave Courbet'in yapıldığı dönemi de düşünürseniz realizm'in uç
noktası L'origine du Monde tablosunda bir estetik vardır, estetik
tartışmaya malzeme olacak bir sanat vardır mesela, fakat Elina
Brotherus'un fotoğraflarında bu yok.
Model veya tasarım olarak kendi bedenini kullanmak yeni bir şey değil,
Nü fotoğraf-resim ve hatta performans-happening hiç yeni değil...
Zaten, Nü'de çok ince çizgiler, sınırlar vardır; estetik ile erotik,
pornografik, bayağı-Kitsch olma halleri arasında...
Brotherus'unkilerde bunlar da yok, ''Canım çok sıkıldı fotoğraf
makinesini ayarladım, geçtim karşısına çektim!'' İyi de bize ne! Hani
''Sanat için soyunurum'' klişesi vardır ya, fakat bu sanat değil!
Banyodan çıkmışsın buhar kaplı aynanın karşısına geçmişsin, buhar
dağıldıkça aynadaki aksin görünür hale gelmiş, bunu videoya çekip
seyrettirmen de sanat değil. Daha önce nerelerde ''sergi''lendiği(n)
de, ''sanat piyasası''nın hangi sonradan görmesi ne kadar para vermiş
senin bir fotoğraf karene beni ilgilendirmiyor. Artık günümüzde bunlar
ölçü olmaktan çıktı.
Benim şaştığım şu, küratör de Rene Block, bir de gayet derin analizler
yazılmış hakkında...
Hayır, benim asıl merak ettiğim... Finli Daralkız değil de, bizden bir
Emo, kalkıp gelse ve çektim sergileyin dese asacak mısınız koca sanat
galerisinin duvarına?!
Sakın, insanı ahlak kumkumalığı yapıyormuş, sanat düşmanlığı ediyormuş
durumuna sokmayın, ben çekip getireceğim, koyacak mısınız?!
Videosunu da çekerim, yanında da 2-3 manzara, dağ taş bulurum. Üstüne
alıntı-gönderme yapılacak bir metin, şarkı, oratoryo, yazacak bir
şeyler de iliştiririm. Sorun şu ki bunun adı sanat, yapılanın adı da
sergi olmaz, olsa olsa teşhir olur...
Teşhircilik huyum yoktur ama yine de ısrar ederseniz ''Sanat için
soyunurum!''
Ultraspor-30 Ekim 2008
|