Yeni
bir yaşa girince havai fişek atan ya da kendi içine kapanıp muhasebe
yapan biri değilimdir. Hayatta kendime dair büyük pişmanlıklar da
taşımam; hayıflandığım kader oyunları vardır kuşkusuz, hatalarım,
yanlış tercihlerim... Fakat aynaya baktığımda utanç
duymayacak olmak ve dik durabilmek... Neyse neyse, bu yıl
kendime özel birşey
yapmak
ve vakt-i
zamânında Varlık ve Nar ile Global'de çıkmış olanlarla, bir de ayrı bir
hikâye de olsa hiç çıkmayan bir dergi için askerdeyken bitirdiğim
anonimleşen bir şiirimle, bir
aforizmayı
burada tekrar sizlerle
paylaşmak istedim. Çünkü, bunlar dergi sayfalarında kaldılar, evet
bugün bu dergiler meraklıların koleksiyonunda, arşivinde olabilir;
bende de eski Broy'lar, Adam Sanat, başka dergiler mevcut, arada açıp
bakarım ya da bir şeyleri hatırlamak için başvururum ama kaç kişide
vardır ki...
Dolayısıyla, onlara mini bir antoloji ile tekrar bir hayat
vermeyi istedim.
Yenileri mi? Yıllar önce bir panelde dediğim gibi, şiir benim zevkim ve
yayınlatacağım ortam zevkimden fedâkarlık gerektiriyorsa yazar
çekmeceme koyarım. Kimbilir, belki bir gün onları da çekmeceden
çıkartırım... Yine de, ondan önce yakında başka bir şey daha yapacağım
ve bana İhdâ Bey diyen rahmetli dedem Tahir Olgaç'ı da anacağım bir
vesileyle...
güzelçe...
herkes
bilir... seni sevdiğimi, sevdiğimi!
ellerinin büyüsünü... beni nasıl delirttiğini;
her bahar öncesi
havadaki cemreyle saçlarına düşen kıvılcımların,
ruhumu ateşe verdiğini bütün istanbul’lar bilir!
aaahhhh... hep uçurum kenarıydı sevgim, çok rüzgâr yedim!
ve şimdi... hayat doğum yapıyor bulut gözlerimde;
gözlerimde, avuçla tarihim yazılı çünkü onlarda...
durma, neresi, neresi ruhumun en derin yeri...
orada sakla, sakla benim için bedenini,
aç! kösnü bu, bir hortum, girdap, boşluk.
gözkamaştırıcı parıltılarla ineceğiz yere;
kalmayacak! ayakizlerimiz sıcak asfaltta...
korkularımızı ve zamân’ın yüzünü çevirip kendimize
tatlı onaltı, sert onsekiz halimizle; öyle tutuşup ellerimiz
yanarken... koşacağız arkasokaklarımızda
nefessiz, kalbimizin en deli ritm’leri ellerimizde
sarıl; sarıl; sarıl; çağımızın en trajik 19 ağustos’u bu!
yıllar, aylar, haftalar, günler, saatler, dakikalar, saniyeler,
saliseler...
şimdi... herkes bilir seni nasıl, nasıl sevdiğimi!
sırılsıklam olduğumu, sigara dumanından yağmurlar altında,
ad’ını verdiğimi bu kentin bütün sokaklarına, “herkes bilir!”
terden rengarenk avuçlarımla apartman boşluklarını boyadığımı,
ten rengini, en çok senin teninin rengini sevdiğimi de...
ve artık, birer birer batarken neon’dan istanbul’lar...
güneşin ilk ışığını doldurabilmenin telaşıyla
kendi ardımdan koşuyorum, çığlık çığlığa yiten karanlıklarda,
hep uçurum kenarıydı... sevgim... çok rüzgâr yedim!
Nar
devinim
satırsonlarına
nefessiz
yetişmek;
güzelçe'm,
yola
çıkıp varmadan bir başka şehir'e... inmek aynı kent'te!
durup
ateş yakmak;
yakmak!
teğet
çizmek; her r.e.m.'in ortanoktasında,
boğulmak...
soluğunu
göreceksin rüzgârın...
soluğunu
diyorum; göreceksin!
parmakların,
ince uzun narin ve kırılacak gibi,
o
kadar hassas ve öyle yırtıcı ki,
porselen
bir pençe, heran yırtmasından korktuğum!
kendine
has bir bükülmesi olan.
ve
şimdi...
burada:
bulunduğumuz noktada
zaman'ımız
taze tanyeri gölgesi güzelçe'm.
ve
artık
devinim
dörtlüsü başlıyor çalmaya!
satırbaşlarından
nefessiz
yetişmek;
satırsonlarına
nokta
Varlık
d
sakın!..
yabana
atmayın, her şeyin geçici olduğu fikrini;
görevlerini
tamamladıklarını anladıkları anda yokolacaklarını bilin...
zamân:
duvarlara, mor duvarlara iliştirilmiş güller,
ki
yapraklanan, griye çalar mavi renkte sulara dalan
intihârlarıyla...
haritalar,
kerteriz, enlem ve boylamlar;
ya
da
nehirler,
nehirler,
nehirler,
hepsi
de ayrı bir ses tonundan;
hepsi,
yeri geldiğinde, evet kuşkusuz ki, yeri geldiğinde yerinde bir
şelâle
olma arzusunu taşımaktadır ihtiraslı göğsünde
ya
da
nehirler,
nehirler, nehirler,
hepsi
de ayrı bir ses tonundan;
hepsi,
üç defa üstüste ve defalarca tekrar edilen
yanıp
tutuşan
ve
zamân’a kendini veren...
ihtiraslarıyla,
tarihin bir ‘’nota’’sında başrol oynamanın!
herhangi
bir notasında tarihin
şöyle
de denilebilir iki nokta üstüste zamân virgül var ve yokolan nokta
bir
nokta’dan sonra yazmaya devam etmenin sorumluluğuyla
yine
karşınıza çıkıyor her şeyi birden ve aynı anda söylemeye çalışmanın
tutkusu.
tutkusu.
evet!
tutkulu bir şenlik haliyle devam edelim
durmayın...
durmayın...
göremeyeceksiniz;
sağıredecek,
bilinçaltınız
harekete geçecek
‘’kızıl
valentine’’... sağır edecek, işgal edecek!
Global
söyle...
neresi
olmasını istiyorsan ;
bir gecenin en gece yeri, beni
bekle! tam orada...
aydınlığa, ki bozbulanık olabilir; ya
da
arkasokaklarımdan ve ortayere
bırakılmış renksiz kadınlarımdan
geçen karanlığa; aldanma
sakın!
ve duyarsan bir ses iki nokta üstüste
konuşma işareti cave canem!
y a da,
sont lets mots qui vont trés bien ensemble...
tekrar et!
birbiriyle çok iyi giden kelimeleri seç ki,
bulacaksın karşında merdivenleri;
göndermelerin tükendiği; ulaşamadan hiçbir yere...
ama
ulaştığı, herşeyin tükendiği bir yere...
Varlık
bin
intihâr’ın ta’rizsel mektupları
-biz ölmedik; bırakıp da gittik!
diye başlayan mektuplar atılır;
kimsesiz adreslerime.
güneşin çatılarla çatışmaya giriştiği bir militan İstanbul sabahından…
çalarken; cenaze arabalarına ''bir müsait zamanda mesela saat on’da
buluşalım
kordon’da
der gibi geldi bana''
şarkısını ölüm
var; herkesin en sabah yerinden kendini terkettiği sokakaraları
var; yalnızlıklarını boş meydanlarda akort eden notasız bandolar
var; en son moda intihâr mektupları bir çığırtkan çocuğun avuç’unda
-son haykırışlarımda, senin için
yakarışlarımı yadigâr bırakıp,
öyle gidiyorum…
diyen vedâlar var!
derme çatma gecelerimden,
yalnız bir intihâr sabahıyla doğan tümden iri cüssesiyle bir istanbul'a…
asarken; günübirlik intihâr listelerini kerteriz duvarlarıma ölüm
var; çok fazla ünlem, çok fazla kanrengi gül, çok fazla ''var''
var; ''Ölüm tarihi tabutun altındadır''lı pastörize ilanlar
var; geceden kalma çiğlerin dallandığı tahta-puş'larda gözkemerleri
-mirasımdır; intihâr'ımın şeref
madalyası, duvara asın!
yazılı kekre vasiyetler dikilir;
tüccar terzi teyzelerime.
gün yüzünü gül yüzünden saklar umutsuz istanbul'larda…
yapraklandırırken; çocukgüllerin tümden üşüttüğü bir akşamüstünde
güllerin ayaklarına diken
ekip
ölüm
var; vakitsiz vak'aların yazarı vak'a-nüvis'lerin sırçasız kitapları
en eskicilerin köhnemiş balkonlarınızı aldığı,
sokak sokak, bölük bölük, gözü yaşlı babaların ağıtları var!
''bir hayat sonunu buldu;
sonbaharın ıslattığı
sokakaralarında…
ve bir sabah kopartıp bir avuç
şafak yürüdü gitti!
oysa cengaverdi, oysa aslandı,
oysa yapayalnızdı…
bilmezdi birzamanlar
oysaları'nın sonsuz olduğunu
ve adını unuttu da sevdasını
unutmadı öyle gitti!
adsız hapların içildiği;
bileklerin
kör bıçaklarla törpülendiği;
nalburlardan
yağlı urganlar alındığı
kimsesiz adreslere
uçuverdi… sıska gölgesi hâlâ
orada
bir ipin ucunda saklanıyor…''
mezarına başlık bulunmayan yârdan
yarınlarımıza mektuplar var!
-bak postacı geliyor; selam veriyor…
Varlık
neon bahçeleri'nde...
modern bir kent masalı üflüyorum kalbine!
alıveriyorsun; geceyi asılı durduğu yerden...
tutkunun kesif ritmleri sarıyor ruhumuzu,
önce kısa bir ''bi''
ve ardından koca bir ''bop''la sarsılıyoruz!
her nota gökyüzünde bir delik açıyor
masal olmayan masallar dolanıyor bedenimizde...
akıp gidiyor, bak... birbirimize ait pırıltılar,
helezon kanallı mürekkep pıhtıları vadisi'nde;
yoldan çıkıyoruz, seçilmemiş hayatın tepelerine!
her kanat çırpışımızda azar azar kaybolmakta,
silinmekte... altımızdaki uçsuz bucaksız olan ''herşey'',
gecenin sessiz karanlığı alıp götürüyor dünyayı,
işte... asma neon bahçeleri, kapılarını açıyor bize
dudaklarımızdan saklı oyunların kösnüsü dökülüyor!
büyünün ramp ışıklarında beden bedene durup
gökyüzündeki elmaşekerleri'nden bahsediyoruz;
ve sarı bir kent masalı daha üflüyorum
kalbine!
ayın görünmeyen yüzünde...
Global
ateşin
en büyük topları
karardı işte,
gökyüzü…
gün ortasında kapanıyor bulutların arası!
az bir vakit geçsin,
kalmayacak… bir nebze ışık bile;
sönecek! çok yakışıklı gözlerimizin feri gibi
herşey…
sapsarı bir gece başlayacak buğulu pencerede.
o,
karşımızda yine, oysa, biz…
ateşin en büyük topları dilimizde,
bir kapı aralığında ya da puslanmış bir pencerenin ardında
uzakta olma hissimizi taşıyoruz
sol üst cebimizde!
bakışlarımız
mağrur
hepbirbaşkayerdeolma…
kesik kesik, kösnül, orası burası karalanmış,
ilk akla nasıl gelirse öyle yazılmış
kişisel tarih kitaplarımızdan sayfalar
var; avuçiçlerimizde…
bakışlarımız
karanlıktakalmış…
son bir vuruşmadan önce
gözlerim… aşıp varıyor olduğun yere
herneresiyse…
Varlık
unutmayınız...
bir vicdân azâbı’dır alfred nobel
ünlem
Global
sensiz...
bu sabah uyandığımda,
sen
kokuyordu ağızım...
uzun zamândır buluttu etraf,
yağmur başlamış geceleyin, durmayacağını sandım...
beni sensiz bırakmışlardı;
yağmurda tepindim, bağırdım, tepindim, yuvarlandım,
hatırlamadım!
aldırmadım, ne rüzgâr’a, ne göğün gürüldemesine!
e.e. cummings’in o çok sevdiğim iki mısrâsını,
''hiçkimsenin , yağmurun bile
böyle küçük elleri yoktur''
haykırdım;
içimden küçük harflerle haykırdım...
sonra
sonra
sonra
oturdum,
ağladım...
hep derler ya küçük bir çocukmuşum gibi
ağladım...
oysa ben,
ben,
koca bir adam oldum sanıyordum!
bu sabah uyandığımda,
bir şeyler eksikti...
ben’i,
sen’siz bırakmışlardı!
(hatay’da
askerdeyken bitirmiş ve hiç çıkmayan bir dergiye göndermek için
hazırlamıştım; sonra global'de çıktı. askerdeyken gören bazı
arkadaşlarım, izin isteyerek kendi ''aşk''
mektuplarında kullanmışlar, gören başkaları da almıştı; alanlardan bir
kısmı kimin
yazdığını bilmiyor, bazıları biliyordu, bir nevii anonimleşmişti... o
günlerden evine, yuvasına sağ salim dönenlere selam, dönemeyenlere
tekrar rahmet olsun...)
25 Ağustos
2009
|