Füzyon
bir menümüz var; yarı sanatsal yarı sosyal içerikli, bol mesajlı; sanal
alemin faydaları zararları, klavye kahramanları üzerine bol
baharatlı... Hazım sorunu çekebilirsiniz ama şimdiden afiyet olsun...
Pierre Auguste
Renoir, Pablo Picasso, Salvador Dali, Auguste Rodin, Marc Chagall, Le Corbusier, Edouard Manet, Henri Matisse, Joan
Miro, Claude Monet, Diego
Giacometti hepsine de sahip olabilmeyi isterdim, hayatın acımasız ve
basit gerçeği şu ki olamam... Üstelik, biz kendimizi pek çok konuda
aldatsak da, pek çok konuda dünyanın periferisinde kalan
memleketin vitrini İstanbul'da bile öyle günlük olarak görebileceğim
bir sanat ve kültür ziyafeti değil bu...
Bunlar
yanyana nâdir görebileceğiniz ''şey''ler, dolayısıyla Portakal Kültür
ve Sanatevi'nde açılış gecesi kendimden
geçtim zevkten, kaç defa yanyana durabilirim ki bu sanat harikalarıyla,
o yüzdendir ki her gün olmasa da gün aşırı gitmeye devam
edeceğim
kapanana dek. Hani hep deriz ya Louvre'da bir tablonun karşısında
saatlerce oturuyorlar; çoğu için gayet mânâsızdır Türkiye'de böyle bir
hareket, boş işlerdir, oysa bu ince bir kültürdür.
Tabii, ki üç tane
resim, 2 sergiyle bir kültür elde edilmiyor ya da erozyona uğrayan
kaybolan kültür yeniden inşaa edilemiyor.
2010 Kültür
Başkenti mi dediniz, kasaba boyutunda Macaristan'ın Pecz'i ve
Almanya'nın Essen'i ile aynı ünvânı paylaşması aslında traji-komiktir,
demiyor muyuz Mega-Köy İstanbul...
Klasman uyuyor aslında. Bunca
para harcanan, nemâlanan ''Başkent Projesi'' içinde yukarıda saydığım
isimleri biraraya getiren bir şey var mı?
Burada
bahis ya da var mı diye aradığım, sadece bir sanat ziyafet veya sanat
tarihi geçiti değildir; yıllardır İstanbul'da erozyona uğrayan kent
kültürü, yaşam zevki, kalitesi standartıdır.
Asıl görmemiz
gereken, her pazar sabahı klasik müzik konseri yayınlanan TRT'den
baldırı çıplak şov, dizi televizyonlarına, halk bunu istiyor
banalliklerine inişin resmidir.
Yukarıda saydığım isimler gibi
Ron Arad, Fernando Botero, Sam Francis, Damien Hirst, Anish Kapoor'u
mesela yanyana görebilir miyiz İstanbul'da?
Hani atölye
çalışmaları var, 2010 Başkentimizde, ''İstanbul’da Yaşıyor ve
Çalışıyor'' bedavaya geziyorum... Çok mühim sanatçılar, en büyüğünden
''Çalıştay''lar... Bayılıyorum bu yeni
janjanlı ambalaj paketi laflara tay tay...
Mesela, getirip Anish Kapoor'u ya da Ron Arad'ı yapabiliyor musunuz bir
şey?
Çıtayı nereye
koyduğunuza bakar kıracağınız rekor.
Popüler
saat markasını 2010 Kültür Başkenti için hazırladığı ticari tasarımı
övülecek bir şey diye görürken, ay İstanbul'a özel saaatt demenin
ötesinde İstanbul'a bir Kapoor, Arad şahaseri verebiliyor
musunuz,
onları getirip burada, onlara ''Çalıştay'' yapabiliyor musunuz?
Yok...
Peki...
En
azından bu sanat harikalarını yanyana getirip sergileyebilen birileri
var Türkiye'de, hem de sadece duvara asarak değil, bir kültürü
sergileyerek, yüksek bir kültür mottosu sunarak.
Raffi Portakal...
Hem de İstanbul'un
içindeki gerçek elit kent-kültürü kimliğinden uzaklaşıp giderek
sonradan görmeliğin sergilendiği içi
boş bir açılhava alışveriş merkezine dönüşen Nişantaşı'nın kenarına
üstüste iliştirdiği iki sergiyle yapıyor bunu Raffi Portakal...
Açılışına
gittiğim, halen görebileceğiniz ve gerçek mânada tadına bakabileceğiniz
Monet'den Picasso'ya Batı Resminin Büyük Ustaları sergisi 28 Şubat'a
kadar açık olacak. Her gün de bir ressama dair bir ikram yapılıyor
sergiyi gezenlere, kekler, salatalar... Tabloların yerleştirme
tarzından ışıklandırmaya, ikramlarına kadar elit bir kültürü sunuyor.
Mart
ayında ise ''Dünya Resminin Modern ve Çağdaş Ustaları'' gelecek Arad,
Botero, Hirst, Francis ve diğerleri var, başka bir ziyafet, füzyon
mutfağı gibi.
Raffi Portakal'a teşekkürü bir borç
biliyorum. İstanbul'da yaşadığımı hatırlattığı için... Bu
övgüleri
abartılı bulmayın; evinde, koleksiyonunda benim yanında durmaktan bile
haz aldıklarımdan fazlası bulunanları dahi, açılıştaki o sade
ve
sadece eserleri ortaya çıkartan atmosfer ile büyüleyebildiyse...
Daha da fazla övgüyü hakkediyordur.
Türkiye'de en kolay şey nedir sorusuyla menünün ikinci yemeğine
geçelim...
Memleketi kurtarmaktır...
Eskiden içki masasında yaygın biçimde kurtarılırdı, artık sanal âlemde Facebook
gibi yerlerde daha itina
ile kurtarılıyor.
Face'te ''Hadi 5 milyon olalım, hadi paylaşın, hadi toplaşın, hadi
gösterelim''lere de katıldın mı, vazifeni yapmış oluyorsun.
Kolay da ayrıca,
tek buton, 3 satır. Tamam paylaştın mı, 2 klişe 3 jargon laf da
iliştirdin mi yanına memleket kurtuldu, bir de bunlara katıldığında
nicelikten dolayı nobranlaşmayı kendinde hak da bulabiliyorsun.
Üstelik, klavye kahramanlığı da kolaydır.
Geçenlerde fena biçimde ağzımın payını aldım; sevgili bir arkadaşımın
mesajla paylaştığı ''5 milyon olalım''lardan birine
gecenin bir saatinde ve 40
yılda bir 2 satır yazma gafletinde bulundum, memlekete dair, burada 5
milyon olunsa ne olacak ki hissiyatımı belirten bir laftı.
Vay!
Bir
anda hedef haline geliverdim, benden büyük bir ''hanım'' söylemediğini
bırakmıyor, hayatımda tanımam, o da beni tanımaz, gecenin bir saati
beylik laflarla kendimi kimseye ispat zorunluluğum yok, sadece aynı
mesaj
ataçlanmış iki kişiyiz, önce nezaket kurallarına riayet ederek
sıyrılmayı denedim
ama olmadı, hakaretin bini bin para!
Kibarlığım zayıflık diye algılanıp denilmedik laf kalmadı, dahası bir
de özelden küfür yedim.
Resmen küfürü bastı!
Dikkat, buyurun bunu yapan erkek değil...
Sonra
diyoruz ki, bilmem ne lisesinin öğrencileri ile bilmem ne lisesinin
öğrencileri Facebook'ta mesajdan meydan kavgasına tutuşmuş vah vah ne
günlere
kaldık!
Üstelik,
hanım bunları yaparken mesajın gittiği diğerlerinden, kimseden de ses
çıkmıyor. Ya aman bana da bulaşmasın deniliyor, ya da
beylik jargon mesajlar atıp salla baş yapılıyor veya zaten hiç
okunmuyor bu mesajlar.
Sonuçta iş çığrından çıktı, ben de yazıların kopyasını aldım.
Fakat hemen kendisini gizleyiverdi hanım...
Şimdi, dava açsan, hesabımı hacklemişler, ben değilim birisi benim
adıma hesap açmış vs vs vs demesi gayet kolay.
Arada
okur maillerinde gelir bu türden şeyler, kimisine cevap verir kimisine
aldırmazsın, hatta bir keresinde kendisini gizleyerek sahte isimle
yaptığını sanan ama bulunabileceğini
bilemeyecek kadar tekno-özürlü birisi kalaylı bir mail atmıştı, hem de
taraftarlık adına yapıyor.
Normal geçerim ama baktım ki bir üniversiteden...
Öğretim görevlisi bunu yapar mı diye okuluna telefon açınca neye
uğradığını şaşırmıştı. Sonuçta özür diledi kapattım.
Burada
ise sevgi ve yüksek değerlere sahip olduğunu düşünlerin
nobranlığıyla karşılaştım, hem de fikri, ruhi uyum sahibi
olduğunu düşündüklerinden... Yani
fazlasıyla dersimi aldım.
Aslında, Haiti'deki çocuklar, Güneydoğu'daki kimsesiz ayılar, koruyucu
aile de vardı menüde ama tadım kaçtı. Gelecek sefere...
Artistik Buz Pateni finalini
seyredeyim sıkıntım dağılsın...
Johnny Weir var... Eski okulun son sanatçısı Yevgeny Plushenko'nun
okutacağı Johnny var...
|