|
Arkaik Gençliğimin
Ölen İkonları'nın Kitabı
Bir
yazının yolundan nasıl
saptığını okuyacaksınız... 70'lerin sonu, 80'lerin başları, ne çabuk
unuttuk irrasyonel, tesadüfen yaşanan o yılları... Gölgeler Ülkesine
giden 3 figür Süha, Michael ve Farah o yıllara götürdü hafızamı...
Aslında şöyle
başlamıştım: ''Havalar ısındı, yaz geldi...
Âdettendir
çoğu kez kitabı ve edebiyatı yılboyu bir kenara iten veya kenarsüsü
olarak kullanan medyamızda ''Tatilde okunacak en iyi 10 kitap'' tadında
listeleri yayınlanır, ünlülere tatilde okuyacakları kitaplar sorulur.
Bir de ''Balkonunda en iyi sevişilecek'', ''Manzarasına karşı en çok
içilecek'', ''Kadın kadına gidilebilecek'', ''En organik kahvaltıyı
veren'' türünden otel reklamı değilmiş gibi yazılar ya da bedavadan
ağırlandığı veya faturayı gazetesine kestiği mekânları 5 Michelin
yıldızlı en futuristik ve en füzyon mutfağa sahip yermiş gibi tanıtan
yazılar, köşeler gördünüz mü anlayın ki yaz gelmiştir.''
Sonra yazı
şirazesinden çıktı...
Size, her daim okunabilecek bazı kitaplar önerecektim; daha doğrusu
benim kitaplarımı yazacaktım; kimisi iz bırakan, kimisi 2-3 defa okunan
kitaplardı. Fakat üstüste gençliğime dair 3 ikonik insanı kaybettim;
onların gölgeleri herşeyi değiştirdi. Onları yazarken buldum kendimi ya
da onlardan da bahsederken; bir şekilde hayat kitabınıza giren çıkan
figürler, hem de aynı döneme denk gelen birbiriyle yanyana gelmeyecek
ama başkalarının hayatlarına girmeleriyle yanyana gelebilecek
figürlerden bahsettiğimi düşünürken başka şeyler anlatmaya başladım...
Süha Tuğtepe, şair, sadece şair mi benim için değil. 80'li yıllara
döndüm, Teşvikiye Camii'nin oraya, defalarca baktığım, defalarca kitap
aldığım, defalarca kitap değiştirdiğim tezgahın önüne, bir kitap
sorardın yoksa soruşturur başkasında bulursa onun istediği bir kitapla
takas eder sana getirdi, sen unutsan o unutmazdı; ilk kitabını
imzalayıp verdiği güne döndüm, yüzünde gurur, mahçubiyet ve takdir
edilmenin isteği ve hazzı; ben de yeni yeni şiir yazmaya başlamıştım,
yıllar ne kadar ışık hızıyla geçmiş, orta-lise zamanları, annem babam
da kitaba düşkündü ama hatırlarım 80 sonrasında bazı kitaplar evden
atılmıştı. Onun tezgahından aldığım kitaplarsa halen ben de duruyor.
Garip yıllardı, irrasyoneldi, tesadüfen yaşanırdı. 70'lerin sonları
80'lerin başları, çocukluğum, ilkgençliğim...
İlkokulda sabah sağcı ağabeyler gelirdi ders vermeye, öğleden sonra
solcu ağabeyler devrim dersi vermeye gelir, arada birbirleriyle
çatışır, sonra da polis panzerlerine ateş ederlerdi, biz de masaların
altına girer beklerdik.
Biz, 19 Mayıs İlkokulu'ndaydık, Ağabeyler Şişli Lisesi'ndendi. Şimdi,
Kemal Sunal filmi gibi geliyor... O günleri ne kadar kolay unuttuk,
sanki olmamış gibi bu garabetler...
Hiç unutmam bir gün alışveriş yapmışız dönüyoruz babamla, Şişli
Meydanı'nda karşıdan karşıya geçerken bir arabanın yaklaştığını gördü
babam, ağır ağır geliyor, babam sırtıma elini dayadı ve yere itti,
üzerime kapandı kaldırımın kenarında, torbalar etrafa saçıldı yere
düşerken arabanın arkasından çıkan tüfeğin namlusunu gördüm... Sonra
takırdamaya başladı, 3-4 adım önde olsak bugün bunları yazamayacaktım,
17 kişi ölmüştü kahvehanede ''Kuzu'nun Yeri'' idi, seken kurşunlardan
biri karşısındaki apartmanın en üst katında salonda annesinin emzirdiği
bir bebeğe isabet etmişti...
Hayat-Ölüm o kadardı, o yıllar tesadüfen yaşanırdı...
Ortaokul, lise yılları, yine tuhaftı. KızılOrdu Korosu'nun kaçak
kasedini gizlice alıp acaba üst aramalarında kimlik kontrolünde
yakalanır mıyım endişesiyle eve gidip kasetçalarda zor duyacağım
volümde dinlerdiğimi de bilirim; Kapalıçarşı'da takip ediliyor muyuz
endişesiyle şifreli konuşmalar, kaş göz erkete değiştirmeleriyle
girdiğimiz dehlize benzeyen dükkan bodrumlarında çin kest, Converse,
Lewis 501 alıp kest'in gazeteye sarılmış bir tekini benim alıp diğerini
babamın ayrı yollardan çarşı çıkışına gittiğimizi de bilirim... İkisi
de suç, biri Rus diğeri Amerikan malı ama ikisi de yasak...
Bütün bu garip bir sirk veya Korku Tüneli ile hani insanı acaib
gösterip güldüren aynalar vardır ya, ikisinin birarada olduğu bir
hortlağın, bir aynanın çıktığı tuhaf bir labirent gibi yıllar boyunca...
Süha Tuğtepe... Michael Jackson ve Farah Fawcett...
Sarışındı, ama bizim için değil, yüzünü asla göremediğimiz Charlie'nin
Meleği'ydi en güzeli en cazibelisi... küçüğüz, TRT tek kanal, en büyük
eğlence, Güzel Sarışın'ın 70'lerin sonu 80'lerin başındaki simgesi ama
biz onu gri tonlarıyla seyrettik, televizyon siyah-beyazdı, aklımda hep
öyle kaldı; yıllar sonra neredeyse çeyrek asır sonra bir yerlerde
renkli tekrarları vardı, seyretmemiştim, çocukluk anılarını bozmamak
için, sonradan renklendirilen filmler gibi yapay gelirdi sanırım. Ünlü
bir pozu vardır, şimdiki seksi pozlarla ya da verilen medyatik çıplak
pozlarla kıyasladığınızda çok masum hatta erotik bile değil kırmızı
mayolu bir poz... O yıllarda dünyada pekçok evin duvarını, delikanlının
hayallerini süslemiştir, kadınları hasetten çatlatmıştır; şimdinin
cyber-sex dünyasından bakınca...
O günlerde şimdiki gibi ne Youtube, ne internet, ne de müzik kanalları,
ne de adımbaşı müzik marketleri vardı; güncel müziği takip etmek ya
yurtdışına gidip LP alan birileri bunu kasete çeker ve bunlar
çoğaltılıp tezgahlarda satılır ya da TRT FM'de Yavuz Aydar ile Sebla
Özveren'in unutulmaz programı Stüdyo FM beklenir, oradan kayıt yapılır
kasete, taşınmalarda kaybolanlar, üstüne basılıp kırılanlar, makaraya
sarıp selobantla tekrar yapıştırılanlar oldu halen 1-2 tanesi ''Arkaik
Devirler''den kalma arkeolojik eser gibi durur. Televizyonda
İzzet Öz vardı, Sezen Cumhur Önal, Michael Jackson, Billy Jean, müthiş
dans ediyordu, hareketlerini taklide çalışırdık, dergiler vardı yabancı
Pop-Rocky, Bravo Almanca bilmiyorum, 3-D gözlükler ve 3-D posterler
verirlerdi, oradan şarkı isimlerininden liste yapar, Metronom, Staras,
Cabir, dergide dansının kare-kare fotoğrafı sanki becerebileceğiz de
onun gibi dans etmeyi... Uğraşırdık ama...
1993'tü Michael Jackson İstanbul'daydı, aslında o yıllar düşüşün
başlangıçıydı, ben kendimi çok şanslı sayarım, Madonna'yı, Elton
John'u, Michael Jackson'ı, Rolling Stones'u, Miles Davis'in hayattaki
son konserini ve Nigel Kennedy'yi, Bob Dylan'ı seyredebildim, bu
listeye David Byrne'ü de ekleyebilirim... Hatta ilk büyük konseri
Opus'u ''Life is Life''ı... Açık söylemek gerekirse, Michael Jackson
konseri beklentilerin çok altındaydı.
Sonrası mı Thriller'ın klibi gibiydi giderek yaşayan bir ölüye döndü...
İşin garibi, ABD'nin simgesi haline gelen bir zenci başkan olurken ABD
kendini beyazlaştırmaya çalışan bir zenci simgesi öldü.
27 Haziran 2009
|