Dilin kürsüsü bütün varlıkları ve
mevhumları sarmış durumdadır. Var olan ve vehmi olan her şey onun
vücudu içindedir. O
vücut olanak verdikçe varlıklara verilen isimler, onların durumlarını
anlatan, nasıllıklarını bildiren, işaret eden, onlarla ilgili sanıları
anlatmaya yarayan söz çeşitleri ve bu varlıkların birbirleriyle olan
ilişkilerini, onlarla girilen her türlü eylemi belirtmeye çalışan söz
türü çeşitlenir, açılım kazanır, zenginleşir.
Söylenmiş her şey dilde dil için
yeni bir olanak yaratır.
Çünkü her durum, her dolayım söylenenin farklılığını dilin olanakları
içinde belirtir. Belirtilen şey o duruma, o bağlama özgüdür. Demek
insanın gerçeklikle olan ilişkilerini anlamlandırması süreci bir
hareket, bir eylemlilik doğrultusunda gerçekleşir. Ve bu anlamlı ve
konulu hareket, eylemlilik dilin kendi eylemliliği de olmaktadır.
Yaptığımız sözcüklerle ya da düşünsel olarak dile gelmemişse bir şey de
yapmış sayılmayız. Dile durup dururken bir şey söyletilmez. Bir defa
hareket, eylemlilik başladı mı dil de söylemeye, konuşmaya başlar. Konu
anlamı belirlerken anlamla iç içe çalışır (Mikhail Bakhtin). Ve dil
kendi olanakları içinde devinir. Dil söyletilmez, söyletir, ya da
söyler. İşte hepsi bu.
Dil araçların aracıdır (kim söylemişti?) sözü dilin işlevine yönelik
söylenmiştir. Özellikle de gündelik ilişkilerdeki dilin. Dil bu
ilişkileri irdeleyen her bilim dalında o bilim dalının özelliklerine
göre, yani konuya ve bağlama göre çeşitlenir.
Dilin bağlamın dışına çıkıp konuyu veya bağlamı da keyfine göre söze
döktüğü tek alan şiirdir.
Şiir söz konusu olunca konuşulan anlam bundan başka bir şey değildir.
Anlam şiirde dilin kendinde içkindir. Araç olmayı aşmıştır.
İlintilendirilen anlamlar yapıp etmelerle dilin kazandığı anlamları
çağrıştırdığı, onları da bu içkin olanda barındırdığı içindir. Yoksa
doğrudan o türden anlamlar değildir. Böyle olduğunda şiir de olmamıştır
demektir.
Bir şiirde yaratılan duygu ve şiirsel nesneler, düşünceler şiirin
dışındaki binlerce gerçeklikle ve dilin habire dönüp duran mekiğiyle
ilişkiye girer. Bu ilişki de mekiğin işlerliği süreci içinde sürekli
bir tematik görüntüler çizer. Anlam işte bu görüntülerde oluşur. Dilin
ruhuna doğru bir yolculuktur bu. Şiirin zenginliği işte bu arada oluşan
imgelemsel yolculuk esnasında ortaya çıkar. Okuma eyleminde, o anda ne
kadar yapılmış yolculuk varsa şiir de o kadar güçlüdür demektir bu.
Şiir dilin özgürlüğüdür dedik. Dilin tam bir keyfiyet içinde kendine
hiç görülmemiş bir çeki düzen verdiği, kendiyle oynayarak kendini kendi
isteği doğrultusunda oluşturduğu bir özgürlük alanı. Bir biçem ve biçim
içinde anlamlı hale gelen elbette. Bu alanda çakan şimşekler dilin
kendine doğru harekete geçtiğinin de kanıtıdır. Dil kendini anımsar bu
hareket boyunca. Bu anımsama sürecinde ise birbiri içinde anlam ve konu
kelebekleri uçar. Özgürlük duygusunun gücü şiirde oluşmuş ve bütün bir
dile doğru genişleme olanağı edinmiştir demektir bu da. Ve bu durum
şiire dışa doğru da genellik kazandırır.
Şiirin birbiriyle bağıntı içinde işlerlik kazanan dışa doğru hareketi
demek iki türlüdür.
Birincisi dilin kendine doğru olanı.
İkincisi gerçeklikle, yapıp etmeyle ilgili olan.
İkisi arasındaki bağıntı bir bıçakla ikiye ayrılmış gibi olmasa da yine
de duyumsanır özelliktedir. Okuduğumuzda bize haz veren güç şiirden
dilin kendine doğru yolculuğundan kaynaklanır. Dilin özgürlük
kazandığında ulaştığı boyutu görürüz. Gerçeklikle kurduğumuz ilişkide
ise insan olarak dille kurduğumuz yaşantılarımıza yolculuk yaparız. Her
ikisi de imgeseldir.
Şiirin kendine yolculuğu dilin kendiyle kurduğu ilişki demektir. Bu
yolculuk tamamen sözcüğün öbür sözcüklerle olan çağrışımsal, tınılı ve
görüntüsel dünyasında işler. Dille imkan bulan gerçeklik ve yapıp
etmelerle olan ilişkisi ise tematik ve anlam boyutundadır. Genellikle
görülen ve üzerinde sözü edilen boyut bu boyuttur. Bu boyut derinlik
kazandıkça bir art alan da oluşturur. İlk boyut ise anlam olarak şiirin
görünen değil görünmeyen alanıdır. Daha çok biçimle ilgili olandır.
Ezgide, vurguda, sözün sözle oluşturduğu tınıda vb. derinlik kazanır.
Dizeler okundukça bu derinlik de enine boyuna farklı boyutlar edinir.
Bu alan diğer alanın çerçevesini genişletir ve sürekli genişlettiği bu
çerçeveye girer çıkar. Bir çeşit elektrik mekik. Şiirin yarattığı
şiirsel nesneler, düşünceler işte bu ortak çerçevede görüntülenir.
Şiirin karanlık odasıdır burası. İmgeler buradan dışarıya doğru
yolculuk başlatırlar.
Şiirin hasının karanlık odası görülmez. Söylemi oluşturulmamış şiirde
ise karanlık oda objektife taşınır. Okuyucu bu objektifle kolay ilişki
kurar. Kendini objektifin yerine koyduğu için de şiiri çabuk algılar ve
tüketir. Ortalama okurun objektifin dışında bir de karanlık odaya sahip
olan şiirle ilişkisi ise oldukça zayıftır. Kötü şiirin ortalama okur
nezdinde yerinin çok olması bu nedenledir.
Okuru bol şiirin kuşkuları üzerine çekmesi de elbette.
Kötü şiirin kötü olmasının bir diğer nedeni de dili söyletmek
isteğinden kaynaklanır. Dil kendi olanaklarını seferber edip
söylememiştir demektir bu da. Dil söyleyince güzel söyler.
1
Şubat 2010
METİN
CENGİZ ARŞİVİ:
*
Alkol
üzerine aforizmalar
*
İlhan Berk
Buluşması üzerine: şairlerin söz söyleme kavgası
* 1923-53
Dönemine Kısa Bir Bakış
* Beylik
* Marketler
üzerine çeşitlemeler ve şiir
* Birlikte
yaşamak-4: Kılavuz kim?
* Birlikte
yaşamak-3: Ölümün pençesinde Dünya ve Şiir
*
Birlikte
yaşamak-2
*
Birlikte
yaşamak
|
|