Ne olacak bu memleketin pardon
Galatasaray'ın hâli...
Bir
yazıya oturup yarım saatte bitirebilenlere, hele de 7 gün 24 saat her
konuda yazabilenlere her daim gıpta etmişimdir; gerçi gazetede iken
basketbol, futbol maçı yorumları, köşeleri baskıya veya siteye
yetiştirme telaşında gayet başarılı idim ama spesifik konular dışında
pek mümkün değil... Bu vesile ile, neden az yazıyorsun diyen sevgili
müdavimlere ve okurlara topluca cevap vermiş olayım... Önce ultra
bilimsel sosyolojik bir analiz(!) ardından da Galatasaray var.
Bazen
bazı yerler, bazı ortamlar insan laboratuarı gibidir, çeşit boldur ve
yakından gözlem yapma, inceleme, teste tâbî tutma olanakları da
sınırsızdır.
Motorcu
gençliği, komünisti, manifaturacı gençlik
çakma Paris Hilton'u, sosyetiği, entel-danteli, harbi delikanlı
Chevrolet 56'sı, içkinin şişedeki gibi durmayanı, türbanlısı, Müslüm
Babacısı, rocker'ı, alaturkası, moderni, sokakta yatan evsizi, her boy
ve ebatta insan ve çoluk çocuk... Enva-i çeşiti bir arada... Normalde
yanyana gelmeleri, birbirlerine değmeleri zor olanlar bile... Hakikaten
eşsiz bir laboratuar, yapmış olduğum ultra-derin araştırmanın sonuçları
gayet bilimsel, sosyolojik, psikolojik ve hatta genetik biliminde de
yeni bir çığır açacak denli mühim...
Bu sonuçları,
yakın zamanda bir makale haline getirip The Scientist olmazsa
Bilim-Teknik'e göndermeyi düşünüyorum.
Birincisi
değilse de, ikincisi mutlaka yayınlayacak ve hatta özel bir ek dahi
hazırlayacaktır. Çünkü bu gayet bilimsel çalışmam TUİK'in geçenlerde
yayınlamış olduğu ''Yaşam Memnuniyeti Araştırması 2008'' raporunu
destekleyici, sağlama yapıcı ve hatta oradaki verilerinden ötesinde
değerler ihtiva etmekte...
Hatırlanacağı
üzre, tamamen
bilimsel verilere dayanan rapor, memleketimizdeki bireylerin yüzde
30,3'ü orta düzeyde (?!?) mutlu, yüzde 47,5'i mutlu, yüzde 8,2'si de
çok mutlu olduğu ortaya koymuştu. Şakkadanak.
Mutluyum,
mutlusun, mutlu, evliler daha da mutlu yaşasın ailemiz...
Sosyal
sınıfı, statüsü, dini itikatı, siyasi görüşü ne olursa olsun halkımız
mutlu, mutlu olmanın ötesinde yaptığım, DNA araştırmaları sonucunda
genlerinde tamamen ortak özellikler bulunduğunu keşfettim! Evet! Ben
keşfettim! Ben keşfettim!
Neyse ciddi
olayım ve bilimsel
gerçeği deklare edeyim: Memlekette kapı gıcırdasın herkes göbek atar ve
kesinlikle güzel memleketimin insanlarında bir göbek atma geni var!
Müziğe
bile gerek yok, ver tefi eline vur 1 davula, bir de öttür zurnayı toplu
halde zil takıp göbek atmaya, daha doğrusu elektriğe tutulmuş gibi
debelenmeye, çağanoz gibi, yayık gibi debelenmeye başlasınlar. Hani
nerede kaldı, motorcu gençlik, Harbi Delikanlı Chevrolet 56, entel
dantel, manifaturacı çakma Hilton hiç farketmez... Hopidi hopidi...
Hani en üşengecini, en nadânını al test örneği olarak 10 saat durmadan
gerdan kırsa aşınmaz, bana mısın demez, davul zurna müziği kestiğinde
aaa der, tefi elinden almaya kalkışsan 2 yaş çocuk gibi bana ne bana ne
diye itiraz eder...
Bu tür
ortamlar eğlencelidir, güzeldir,
insanların böyle toplu halde coşması ihtiyaçtır, her ne kadar alaturka
gibi dursa da, bugün memleketimde gayet moderndir, gayet batılıdır.
Öte
yandan gariptir. Yani adam aşmış cazı JamSession yapıyor, bizim ahali
toplanmış etrafına ayılana gazoz bayılana limon ya da tam tersi ne
haltsa onu çalsa muamelesi yapıyor! Muamele yapmakla kalmıyor, adama
trompetini çalacak yer de bırakmıyor, Cenaze Marşı'nı çalarken bile
göbekle de pek benzerliği olmayan kendinden geçmiş halde tepinme
hareketlerine berdevam...
Hayır, tamam
gördüğünü
tanımayabilirsin, kim olduğunu da bilmeyebilirsin ama kulak da mı
yok... Adamlar ekip halinde o festival senin, bu festival benim
geziyor, sahneye çıkıyor, bizim gayet entel kılık kıyafetliler hadi
evladım göster amcalara teyzelere hamamda karılar nasıl bayılır diye
zurna-tef ayıcı sanıyor!
Ahırkapı'daydık,
Hıdrellez Şenlikleri
panayır ortamında sahil kenarında gayet de eğlendik, nezih bir ortam
vardı, göbek atmadım ama ritme de hareketsiz kalamadım. Şenlikler
Ahırkapı'nın sokaklarındayken evet klostrofobik bir ortam vardı ama
ambians daha iyiydi, bir de çevre esnafın hatta evsahiplerinin tatları
vardı, mesela 1 yıldır evinin kapısında kendi eliyle yaptığı sigara
böreği, mercimek köfteyi gayet cüz'i bir paraya satan evin önünde
kendime küçük bir damak şenliği çekmeyi, dükkanın önüne sucuk ekmek,
köfte tezgahı açan bakkalda gecenin sonunu getirmeyi bekliyordum ama
hevesim kursağında kaldı.
Tamam,
kalabalık oluyor, izdihâm
yaşanıyordu ama daha bir sıcak ve yerel bir bir ortam vardı, hem de
oranın insanları da bir şeyler kazanıyordu.
Burada ise
çeyreğin
çeyreği ekmeğe 2 köfte koyanla bir yaprak dönerden 2 porsiyon çıkartma
maharetini gösteren tezgahlar var sadece, önlerinde metrelerce kuyruk;
kupon alana kadar saatler geçiyor. Bir yerde içki kuponu var, yemek
kuponu yok; diğer yanda yemek var, içki yok... Her tarafta müzik yapan
bir topluluk ama onlar da işin kolayını bulmuş, fazla müzik yapmalarına
gerek yok, vur davula, üfle zurnaya yeter. Ana sahnenin gümbürtüsü her
yanı boğuyor. Ahırkapı sokaklarındayken sahneler doğal olarak çok ayrı
yerlerdeydi, birine girdin mi müziğini dinliyordun.
Burada
hengame var. King Naat Veliov ve Orkestrası mı çalıyor, adamlar jam mı
yapıyor, session'siyor mu ne gam! Yav bu da neden oyun havası çalmıyor,
ne biçim çingene bunlar der, tepinirken adama çarpar trompeti
gırtlağına kaçırır umursamazsın... Neyse ki adamlar o kadar efendi ki,
bir iki çileden çıkma mimiği ve kendine yer açabilme girişimi dışında
bir şey yapmadı. Roma'da mı çalmış, Londra'da mı sahneye çıkmış, bilmem
ne festivalinde mi çalmış booşşvveerrr tepin yeter... Neyse ki, dürtüp
de ya güzel kardeşim bunlar var ya ''Çingeneler Zamanı''nda da çalmıştı
dedin mi hııı diyor ama... Ghetto'da konser verdi dedin mi mühimseyip
en azından bir saygı emaresi gösteren de çıkıyor...
Bütün
hengamesine rağmen yine de güzel bir geceydi. Biz, Ahırkapı Viyadük'ü
Viyadüşes'i olarak gayet eğlendik. Darısı gelecek seneye...
Geçelim,
Galatasaray'a; kaç gündür ortalık sallanıyor Saviola ve Bernd Schuster
gelecek diye... Yönetim reddediyor ama biz bu yalanlamaları çok gördük.
Farzedelim ki
doğru... Sadece 1-2 şey sormak gerekiyor.
Schuster,
Real Madrid'in başındayken Saviola'yı neden kulübe bekçisi yaptı?
Bu adamların
arasında sorun yok mu?
Bıkmadık mı?
Bülent
Korkmaz gönderilecekse, Schuster de boşta gezer olduğuna göre al getir,
kimi transfer edecekse o etsin; kalan 4 haftada şampiyonluk mu
bekliyoruz?
Bekliyorsak
ve bu Bülent Korkmaz yönetiminde gelecekse farz-ı mahal, neden
gönderilecek de Schuster getirilecek?
Kalan
4 haftada aman düzeni bozmayalım da en azında Avrupa vizesini
kaçırmayalım diyorsanız ve diğer taraftan gelecek sezon Korkmaz'ı
düşünmüyor, yetersiz görüyorsanız...
Yetersiz
gördüğünüz adamla neden gelecek 4 haftayı ve Avrupa vizesini riske
ediyorsunuz?
|