Mıymıymıy,
gıygıy da gıygıy... Güm çat... Mıy mıy mıy, bla bla bla... Yok, Ferhan
Şensoy'un Ferhangi Şeyler'indeki gibi caa cubbap cubbap ccaaaa diye
beste yapmaya başlamadım. Sadece Avrupa Basketbol Şampiyonası elemeleri
öncesi ve sonrası ve hatta ileri günler için bazılarının bozuk plağını
takıyorum... Dinlemesi çok güzel bir şarkıdır aslında, aradaki ''Güm
çat'' kısmını ise Bogdan Tanjevic söylüyor, hatta ''Mana Manah''a
benzeyen bir klip bile çekilebilir... ''Mana Manah nedir'' mi?! Alta
bakın...
Elemeler öncesinde ''2009 Avrupa Şampiyonası'na gitmememiz hayli zor
(...) Ukrayna maçı belirleyici olacak Çarşamba gecesi, kazanırsak ver
elini Polonya'' diye yazmış, öte yandan da Konya'da İngiltere, Portekiz
ve Bosna-Hersek'le oynadığımız çakma WorldCup'daki galibiyetlerin
yarattığı atmosferle de dalga mı geçmiştim. Çünkü o galibiyetlerle
susanların, bir yenilgiyle hangi şarkıyı söyleyeceklerini biliyordum...
Oynadığımız 6 eleme maçında 2009 için baz alınabilecek 1 buçuk
galibiyet var aslında. Gerisi tarihi zafer filan değil Tarihi
Potalararası Ramazan Eğlencesi...
Hani Kırkpınar'da çığırtkan mâni okur ya ''Pehlivan, Pehlivan, alta
düştüm diye yerinme, üste çıktım diye gerinme'' diye... Gruptaki
Ukrayna ve Belçika maçları da bu minvaldeydi.
2009 için test niteliği taşıyanlar 1. ve 2. Tony Parker muharebeleri,
pardon Fransa maçları idi. Kuvvet Komutanı Hidayet Türkoğlu olmadan
Mareşal Tanjevic ile askerlerinin ne yapabileceğini görmek açısında da
asıl mühimi son Fransa karşılaşmasıydı.
Maçtan önce medyada esen turistik gezi rüzgârlarına karşın, bunun
elemelerdeki en ciddiye alınması gereken mücadele olacağını ve
sonucunun 2009'un simulasyonunu görmek bakımından önemli olduğunu
yazmıştım.
Nitekim, oyuncularımız Limoges'a turistik maksatla gitmediklerini
gösterdi. Farzedin ki, bu maç 2009 çeyrek finali idi, grup maçlarını
namağlup tamamlayıp gelmişsiniz ve Hido da hastalanmış, diğerleri ne
yapacak, roller nasıl paylaşılacak, taktik mekanizma nasıl işleyecek?!
Genelde Komutanı olmayan Ordu dağılır fakat bu kadro, Hido sahada veya
kenarda olmadan da dağılmadan, rollerini oynayarak, içlerinden
kahramanlar çıkartarak birlikte iyi işler yapabileceklerini
kanıtladılar. Sadece bunu kanıtlamadılar.
Bahaneleri bol, rehavete düşmeleri muhtemeldi, formalite olarak
görebilecekleri bir maçı kazanmanın ötesinde... Ruh taşıdıklarını, eğer
dış mihraklarca havaları bozulmazsa 2009'da, 2010'da göğsümüzü
kabartabileceklerini gösterdiler.
Bu takımın bünyesinin kabul edebileceği Ömer Âşık ve Semih Erden'in de
bir kaza-bela olmazsa katılacağını düşünürseniz, 2006 Japonya'daki 12
Cengaver'in maceralarını seyretmeye başlarız.
Bu elemelerin gösterdiği 3 şey var.
İlki Tanjevic'in çift oyunkurucu modelinin, yıllardır çektiğimiz
hastalığın ilacı olduğu, sete set hücumda hareketsiz kalma sendromumuzu
yendiği... Savunmamızın sertleşmesiyle birlikte hareket edip hücuma
akıcı şekilde geçebildik; eskisi gibi hücum sahasına geçmek için yıllar
geçirmedik, 15. saniyede ancak sete oturup kalan 9 saniyede çakılı
elemanlarla yakar top oynamak zorunda kalmadık...
Topu paylaştık,
birisi atsın diye eline bakmadık. 81 ortalama tutturduğumuz elemelerde
6 oyuncunun 9 sayının üstüne çıkması bunun kanıtıdır.
İkincisi Hidayet Türkoğlu'nun olgunlaşması ve takım için takımın içinde
oynayan lider kimliğine bürünerek, her topu potaya atmadan diğerlerinin
de rollerini engellemeden, onlarla birlikte büyümesi, yıldızlaşması...
Üçüncüsü Pişmiş aşa su katılmaz! Bu takımın rolleri oturdu, bunda Hido
kadar, Tanjevic kadar Kerem Tunçeri'nin de payı vardı. Bu takımı çeken
Troyka'nın diğer itici gücü de oydu. Herkes yeri geldiğinde vazifesini
hatta fazlasını yaptı, mesela son maçtaki Fatih Solak... Kimya
oturmuşken tekrar macera aramanın, sağdan soldan gelen etkiler, aman ne
deriz, ne yaparız demeden ''O neden yok''cuları dinlemeden devam etmek
gerekiyor. Eğer, bu kimya bozulursa, yine bildik hatalar yapılır ve
bünyeye uyumsuz eleman katılırsa 2009 da 2001 sonrasındaki bütün Avrupa
Şampiyonaları gibi facia ile biter.
Küçük bir hatırlatma: 2006 öncesi Kerem Tunçeri vardı ve gerçekten
sakatlandığı için gidemedi...
Son söz, ''Kurt Coach'', ''Mareşal'' Bogdan Tanjevic için...
Hakikaten dayanıklı adam, önce bütün eleştiri korosuna rağmen
Fenerbahçe'yi şampiyon yaptı, ki kimi açılardan hakaretamiz ifadeler
kullanmadan eleştirenler arasında ben de vardım. Sonra da bildik ''Onu
niye almadın, bu niye yok'' korosuna rağmen -ki bunların arasında
yoktum- 6'da 6 ile takımı Polonya'ya taşıdı. Taşımaktan öteye bunu yeni
şeyler yaparak başardı.
Sfenks gibiydi, koroya ve anlamadıkları konularda eleştiri sınırlarını
aşıp adı ile lafazanlık yapan, Fransa'daki kariyerini bile ayaklar
altına almaya kalkışıp işi ''Bogdan Coach'' demeye kadar vardıranlara
en güzel cevap da sanırım Fransızların Limoges'da kendisine verdiği
plaketti.
Dua etsinler Fatih Terim gibi değil... Aslında, pekçok açıdan
benziyorlar, nüans farkları var. Anlayana tabii, anlamayana ''Mana
Manah!''...
Sonda locada oturan iki huysuz
ihtiyarın yıkıcı diyaloğu vardır:
1. İhtiyar: The Question is what is a Mana Manah?!
2. İhtiyar: The Question is who cares?!?!
Megabasket-22
Eylül 2008
|