Made by Ersun Yanal &
Katil uşak!
Şimdi,
kalkıp da ''Ava giden avlanır'' desem durumu hafife almış olacağım;
Bolu Dağı'nın eski yolunda sisli havada gece vakti Doğan Görünümlü
Şahin ile son sürat basmaya kalkışmak gibi desem belki... Kısacası
tarifi zor... Ersun Yanal'ın Ali Sami Yen'deki halini tarif etmek
cidden zor... Kimilerine göre ''Futbolun Dâhi Çocuğu'' ama yine
müfredatı iyi çalışmadığı, hayaller kurduğu ve gözünü hırs bürüdüğü
için sınavdan çaktı!
(Önce
futbol ardından sanatsal ''Katil uşak-kuratör'' PS'i var...)
Açıkçası,
Trabzonspor maçı öncesinde çok rahattım, totem yapma gereği bile
duymadım! ''Geleceği varsa göreceği de var'' bile demedim.
Galatasaray,
sezon başından beri kalesine koyduğu eleman hariç geri kalan 10 kişiyle
birlikte hücum eden, rakibini boğuntuya getiren bir takım; buna karşın,
savunmasında da kolay gedik verebiliyor. Ben, bunu hep karşısındaki
kaleyi ablukaya alıp bütün gücüyle yüklenen ama karşısındaki de ani bir
Huruç yaptı mı, savunma hattında büyük gedikler veren bir orduya
benzetiyorum.
Yalnız, 10 kişiyle toplu hücum etmek derken, Yanal
gibi körlemesine dalmaktan, sahaya 3 tane forvetle çıkıp maç içinde 4-5
forvete dönmekten bahsetmiyorum... 3'lü forvet hattıyla da sahaya
çıkabilirsiniz, 4-5-1 gibi de oynayabilirsiniz ama Galatasaray gibi bir
takıma karşı değil.
Tabii, bu mantık kuralları içinde kalırsanız böyle...
Moby
Dick'in peşine düşen Kaptan Ahab gibi davranırsanız... Mantık
ve
fizik kanunlarına aykırı hareket ederseniz: 3-0 olur...
Aslında
bu yeni bir şey değil; mesela fıkra gibi anlatılan bir
Gençlerbirliği-Trabzon maçı vardır... Yanal, Gençler'in başındayken...
Neyse...
Aslan, yetenekli ayakları ve baskıcı-dominant karakteri
ile maçı kazandı. Arda Turan'ın golü, süper olmanın ötesinde, tam da bu
tip bir maça yakışacak cinstendi... Arda'nın Servet Çetin'in çekmeye
çalıştığı eline çarparak bilardoda banttan sayı alır gibi ağlara giden
vuruşu ise, yılın en önemli golüydü! Kaza eseri de olsa
Gizli-Forvet'imiz Cyborg Servet, golünü atmış rahatlamış ve kendi
kalesinin önünden çok rakip kale önünde pusuya yatmasının gereksiz ve
faydasız olmadığını kanıtlamıştır.
Lincoln'ün golüne gelince
ekmek kadayıfının üstündeki kaymak gibi olmuştur diye veciz bir
benzetme yapabilirim... Brezilyalı'nın kendisine edilen onca laftan
sonra iyi oynadığını ve çok koştuğunu da söylemek şart.
Hakemin
tek hatası Lincoln'ü gol sonrası bayrak direği ile bütünleşme
gösterisinin ardından 2. sarı kartla atmamasıdır. Zaten, kendisi de
hatasının farkına varır varmaz, ilk fırsatta 2. sarıyı çıkartıverdi.
Sonuç olarak güzel bir galibiyetti... Ellerine, ayaklarına sağlık!
PS: KATİL
UŞAK!
Modern
Sanat günlerimiz devam ediyor; Comtenporary İstanbul'un açılışının
ardından Galerist'te ''Bir Cinayet Bir Öpücükle Geçmez'' karma
sergisinin kokteyli vardı, arz-ı endâm ettim. Onu da yazacağım ama
Necmi Zekâ'nın Dirimart'taki ''Kafiyeler ve Haftalar'' sergisini
yazamadım ya bir türlü ona hayıflanıyorum. Neyse...
''Bir
Cinayet Bir Öpücükle Geçmez''e gelmeden önce arada iki şarap
tavsiyesinde bulunmak istiyorum. Yazgan'ın Cabarnet Sauvignon (İzmir),
Boğazkere (Diyarbakır), Syrah (Manisa) karışımı Dolce Vita'nın 2007'si
gayet hoş, dengeli bir şarap... Diğeri de İtalyan Zonin'in Terre
Palladiane Merlot (Veneto) 2005, yumuşak içimi çok rahat bir şarap.
Vino2vino'da 85 puan aldığını da söylemeliyim... Gerçi, Merlot hep
Cabarnet Sauvignon'un gölgesinde kalmıştır ama yine de bulursanız
tavsiye ederim. İkisi de çok büyük değillerse de rahat ve keyifle
içilen, verilen parayı karşılayan şaraplar.
Geçelim,
Haluk Akakçe, Bengisu Bayrak, Kerem Ozan Bayraktar, Hüseyin Çağlayan,
Aslı Çavuşoğlu, Selim Eyüboğlu, Şakir Gökçebağ, Burçak Kaygun'un
''Eser''lerinin bulunduğu küratörlüğünü Derya Demir'in yaptığı ''Bir
Cinayet Bir Öpücükle Geçmez''e...
Kokteyli
hayli kalabalık ve sanki farklı bir sergi, sergi içinde Happening
gibiydi... Tek tek ''İş''leri yorumlamak veya fikir beyanında bulunmak
istemiyorum (*). Fakat ne bir arada, ne de ayrı ayrı küratörün sergiye
yüklediği mânayı, verdiği ismi karşılamıyorlar.
İsmi ile
müsemma değil sergi.
Şimdi,
''Zarfa değil mazruf'a bakmak lazım'' ama durum alışveriş merkezindeki
çakma çam ağacının altına koyulan içi boş hediyelik paketlerini açmaya
kalkışmak gibi... Hadi biraz da Nursace durumu var diyeyim...
İsmin
gönderme yaptığı ''Film Noir'' atmosferi de yok... Düşsel, Tuhaf,
Erotik, Karışık, Zalim bir sergi ile karşı karşıya değiliz.
Ne
sergi bültenindeki, ne de Demir'in Radikal'e verdiği 18 Ekim'de
''Cinayetin Öpücükle İmtihanı'' başlığıyla çıkan röportajda
oluşturulmaya çalışılan atmosfer yok serginin kendisinde...
Kısacası:
''Katil uşak'' yani katil küratör!
(*)
Çağlayan'ın heykelini beğendiğimi söylemeliyim... Diğerleri ''buz
pistindekilerin flu görüntüsü '' gibi, objektifin ayarıyla oynama...
Ultraspor-20
Ekim 2008
|