Önce
Ross Lovegrove'un son tasarımları ardından SuperBowl var; ama öncelikle
günlük internet derginiz konumankeni.com'a göstermiş olduğunuz, ilgi
ve
alâkadan ve özellikle de favorilerinize çokca eklemiş olmamızdan dolayı
ekip olarak teşekkürü bir borç bildiğimizi iletmek isterim, her gün
bekleriz. Arkadaşlarınızı, eşinizi dostunuzu da davet ediniz...
Reklamlar bitti, şimdi yazı:
Değişik biçimlerde
ve
değişik mecralarda farklı vurgularla söylense de aslında işin özü
aynıdır; yumurta-tavuk, sanat sanat içindir-halk içindir; tasarım mı
önemlidir-işlevsellik mi önemlidir yahut... Neyse, konuyu başka
versiyonlarını da sıralayarak dağıtmayayım... 
Çok alışverişli
hayatımızda ''Tasarıma para vermek'' diye bir laf vardır. Sonuçta
kullanışsız ama ''şık'' bir şeye, nesneye sırf görüntü için verdiğiniz
parayı anlatır. Bunu sadece pahalı şeyler için düşünmeyin;
cezveye de, mini fırına da, limon sıkacağına, tuvalet oturağına da
verebilirsiniz bu paraları.
Nasıl göründüğü ve sizi nasıl
gösterdiğine verirsiniz; oysa çok sade ve belki de kaba görünümlü ama
daha işlevsel ve daha ucuz olan bir şey ihtiyaçınızı ''şık'' olandan
fazlasıyla görecekken tercih etmezsiniz. Bu, her zaman rahatsızlık
yaratmaz ama bazen durum LaFontaine'in fablındaki gibidir, leylek'in
tilki'ye ''uzun şampanya bardağı''nda çorbayı vermesi gibi...
Tasarım
Gurusu Ross Lovegrove'un Galerist'teki sergisinin açılışındaydık ve
kalabalık içinde akarken bunu düşündüm. ''Eserleri'' eleştirecek
değilim, kaldı ki nasıl baktığınıza bağlı, birer heykel, tasarım
harikası olarak bakarsanız ayrı; masa - oturma bankı, fantezi de
yapılabilecek televizyon koltuğu diye bakarsanız ayrı.
Ridon'a
yani karbon liflerinden tasarladığı motosiklete, ''tamam bir motor tak
da yola çıkıp sürat yapalım'' diye bakarsan başka; evin bahçesine
konulacak birkaç milyon dolarlık bir şıklık diye bakarsanız başka, bir
Orange Country Choppers fanatiği gözüyle bakarsanız bambaşka... İşin
eleştirisinde sanırım Baba Paul'ün söyleyeceği çok şey olabilir, olayı
motosiklet tasarlamak olduğuna göre...
Lovegrove'un eşyaları
aslında ''eşya'' değil, üzerinde yemek yiyemezsiniz, fantezi yapıp
sevişemezsiniz, büyük masa müsait gibi duruyor ama çok ateşli bir
atraksiyonu kaldıramaz bence, televizyon-okuma koltuğuna uzansanız...
Mümkün değil... Parlak alüminyumdan uzun oturma bankında misafir
ağırlasanız 15 dakika sonra nazik yerleri ağrır kalkar giderler...
Motosikleti üretilse de binmeye kalkışsanız; ne ergonomik ne
aerodinamik, s'ler çizer devrilir... Zaten ancak 1.25'lik birisi
kullanabilir, at ile pony gibi... Baba Paul'ü bunun üstüne konmuş yolda
giderken düşünmek bile istemem... Fakat konsept yani, bahçeye heykel...
Tasarım, şıklık o kadar tek kriter olmaya başladı ki...
Obama'nın saati bile ''bir başkan bu kadar kaba görünümlü, ah hem de
hiç trendy olmayan deri kayışlı bir saat kullanır mı canım!
Tahtakale'de 50 milyona satarlar bunu, tapon Çin malına benziyor''
boyutuna kadar geldi. Evet, CIA sizin şıklık merakınızı düşünecekti
Başkan'ın güvenliğini sağlarken, işlevselliğine değil tasarımına
bakacaktı. Nükleer bomba ateşleme butonu da vardır, gazbombası da,
icabında 1-2 atış yapacak silahı da o saatin... Kimbilir daha ne
özellikleri vardır ama şık değil ne yaparsın, takmaz koca başkan!
Neyse,
Ross Lovegrove'un sergisini mutlaka görün tasarım dünyasının Guru'sunun
son şaheserleri, eski İstanbul'un Beyoğlu'nun simgelerinden biri Mısır
Apartmanı'ndaki Galerist'te hani bu bile, eskinin içinde sergilenen
ultra modern bile ilginç.
Mısır Apartmanı'na dair çocukluk
günlerinden Teyzem Nurten Tüzün'ün Nur Reklam günlerinden radyodaki
Zeki Müren'li reklam kampanyalarından, altında gezindiğim koca
masalardan ve o zaman koca bir havaalanı gibi gelen koridorundan kalma
anılarım vardır; gerçi tabii eski asansörü yok artık ama binanın
yerinde durması bile birşeydir.
Geçelim SuperBowl'a...
Takımın New England Patriots ve adamım Tom Brady yoktu ama Steelers ile
Cardinals'in kapışması da hakikaten müthişti, hele o son 45 saniyede
olup bitenler... Fakat ne yazık ki, 40 ayrı dilde naklen yayınlanmasına
rağmen, Uruguay liginin bile veren futbola endeksli sığ medyamızda bir
kanal çıkmadı, ben de İtalya'nın devlet televizyonundan seyrettim hem
de adamlar maçtan önce müthiş bir ön program yaptılar 2 saatlik,
takımların analizleriyle, yorumlarıyla, tarihiyle... Sonra da maçı
anlattılar.
Yalnız, şu var... Her yıl uydudan naklen
yayınlayan bir kanal bulup sabaha karşı patlamış mısır, sandviçler,
bira eşliğinde seyrettikçe bu Amerikalılara bazı konularda hak da
veriyorum. Malum Amerikalılar için bir şey ne kadar iri, haşmetli,
şaşâlı, atraksiyonlu ve heyecanlı ise o kadar makbuldür. Skor yapmak
isterler. Ebatları, porsiyonları büyüktür, mesela buralarda ünlü
restorantlarda T-Bone Steak diye önünüze kabarık fiyatla getirilen
kayış gibi bol kemikli ince et parçasını ABD'de servis etmeye
kalkışsalar kavga çıkar, zaten 2 gün sonra da orası batar.
Aslında,
kim ne derse desin iyi bir NBA maçıyla Avrupa maçı arasında da böyle
bir fark vardır; o yüzden Amerikalılar burun kıvırır, o yüzden Avrupa
tipi basket oynatılmaya kalkışan Toronto Raptors yavandır,
başarısızdır, o yüzden ABD'liler Amerikan Futbolu varken bizim futbolu
sevmez; Nascar ve IndyCar varken Formula-1'e dönüp bakmaz.
Mantıkları
basittir: 90 dakika bekleyeceğim gol göremeden çıkacağım, saatte 300
kilometre ile sürekli dönen sürekli birbirini geçen çarpışan arabalar
gibi Nascar varken, hiç kaza olmayan birinin alıp başını gittiği,
pit-stop dışında hiç geçişin olmadığı F-1 mi seyredeceğim... Skora
bakarlar.
Bir kere SuperBowl herşeyiyle müthiş bir gösteri ama
onu bir yana bırakın taktiksel olarak futbolun 1-9-1 (İtalya!), 4-4-2,
3-5-2'sinin yanında Amerikan Futbolu tam bir satranç...
Hem de müthiş
heyecanlı.
|