Biraz
oradan biraz buradan füzyon mutfağı bir menü hazırladım sizin için;
biraz eski günlere, biraz geleceğe
dair, Kenan'ın memleketindeki At Martini de Bre Hasan
Dağlar İnlesin sorunsalına dek...
19
yıl olmuş, beraber geçen son gecenin üzerinden; Galatasaray
Adası'nın -artık kendi üyeleri bile işletmecinin taktığı adla andığı
eğlence merkezi- efsanevi barındaydık... Bilenler bilir, şimdi artık
kalmayan Papirüs'ün barı vardı dillere destan, Galatasaray Adası'nın
kocaman arka barı da öyleydi. Kimbilir hangi sobaya odun olmuştur
çoktan. Eski çamların bardak olması gibi...
Tuhaf bir geceydi,
Eylül'ün son günleri, yaz mevsiminin sonu, el ayak çekilmeye başladığı,
eski Ada'da artık mutfağın kapandığı, boğazdan elle balık tutulup
yenildiği, mangal yapıldığı, rakı beyaz peynir balıklı kış günlerinin
başlangıçıydı. İlerleyen günlerde
motor da çalışmayacak, sandalla
karşıya geçilecektir. 
Yaz
gecelerinde dolup taşan barda sadece
bildik simâlar kalırdı. Bugün bakınca ilkgençliğimde o atmosferi, o
günleri yaşayabildiğim için ne kadar şanslı olduğumu görüyorum.
Tıpkı, Hasnun Galip Sokak'taki alt salonu da yaşamış, o havayı solumuş
olduğum
gibi. Bu, bir yandan da hüzün verici.
Asla, tekrar bulunamayacak, isimlerle kaim günlerdi.
Hayır, nostalji yapmıyorum, yaş bunalımı sığlığı da değil.
Yaşatılması,
nesilden nesile babadan oğula, Ağabey'den Küçük'e aktarılması gereken
ve bir döneme dek de bunun yapıldığı bir kültürün yokoluşunun ardından
bir nevii ağıt olabilir belki ama nostalji değil asla.
Ben, o
kültürü yaşayabilmiş son jenerasyondanım. Bugün adlarını saysam
sayfayı, kişi kişi anlatsam 1-2 cilt dolduracak kadar Büyüğümüz artık
yok ne yazık ki, toprakları bol olsun hepsine gani gani rahmet...
Fakat daha acı verici, hüzünlü olanı ise onların aktardığı kültürü
aktaracak bir başka kuşak kalmamış olması.
Hoş,
öyle bir değişim yaşadık öyle bir erozyona uğradık ki, bugün bunu
aktarmaya kalkışsan... Yok, bu da kuşak çatışması gibi dar bir kalıba
alınabilecek bir durum değil.
Normal koşullar altında bizim
-ki ben, 80 Kuşağı'yım- kendi büyüklerimizle yaşadığımız jenerasyon
farkı ile bugünün teenager'larıyla aramızdakinin mukayese bile
kabul etmemesi gerekir. Gerekir de gerçek öyle değil.
Girersek
hiç çıkamayız, 5000 kelime ile 200 işaret arasındaki fark
kadar büyük ve nasıl oluştuğu anlaşılamayan Sosyolojik, Antropolojik,
Ontolojik ve hatta Patolojik araştırma mevzuu bu.
Nereden
nereye geldim... Rahmetli Metin Oktay... O meşum gecede Galatasaray
Adası'nın efsanevi barında birlikteydik. Zaten 6-7 kişi vardı,
sıkıntılıydı, sabaha kontrole gidecekti. Çıkarken bir şey dürttü geri
döndüm tekrar sarılıp tekrar öptüm, teknede ''Bir daha nerede
göreceğim'' dedim Çelik Bey'e sabaha karşı evin telefonu çaldı...
Toprağı bol olsun...
Türkiye'nin gördüğü en büyük cenazelerden biriydi, çok hakiki bir
sevgiydi, hani Galatasaray'ın eski golcüsü, ünlü futbolcu, bir idolden
öteydi. Evet, golleri efsane olarak anlatıldı, evet film çevirdi, evet
yurtdışına giden ilk futbolculardandı, evet Taçsız Kral'dı, 10
numaraydı, jubilesinde Fenerbahçe forması da giymişti ama bunların
oluşturabileceğinin çok ötesinde ihtişamı vardı.
Metin Oktay, bütün sıfatlarının ötesinde insan olarak çok sevilen, çok
sayılan biriydi, bir fenomendi...
Çok sevdiklerine ''Sen benim I Love You'msun'' derdi...
Bu
vesileyle rahmetli Baba Özer'i, Özer Salnur'da rahmetle anayım.
Basketboldan konuşuyoruz, Dünya İkinciliği'nin nasıl faydalı hâle
getirilebileceğini tartışıyoruz, geçen yazıdaki gibi benim umudum yok
ama mesela şunu söyleyebilirim, Baba Özer'in vakitsiz kaybıyla
Galatasaray'ın basketbolu çok şey kaybetmiş, bir daha yeri dolmamış,
zincirleme görünen ve görünmeyen pekçok etkisi olmuştur.
Bu figürler ve onların harç olduğu yapılar artık kalmadı.
Harç olmayınca yapı olmaz ya da yıkılır...
Bugüne gelirsek, ben yazacaktım ama sevgili
Coach Murat Özyer, tam da altına imza atacağım biçimde yazmış
sorunları ve neden
çözülemeyeceklerini de...
Yine de 1-2 şeyin altını ben de çizmek isterim.
Topu eline alan çocuğa ikinci gün taktik çalıştırmak, fundamental'i
öğreneceği yaşta topu potaya yetiştirmeye çalışmasına sebeb olmak,
Gelecek Vaadeden Genç Yetenekler Mezarlığı'na bir cenaze daha mânâsına
gelir. Altyapıları ve İlkokulları kazanma hırsından kurtaracak bir yapı
gerekiyor.
Mesela her oyuncuya zorunlu olarak aynı dakika uygulaması, her
periyotta değişik 5'lerle zorunlu olmazsa oyuncu değiştirmeden oynama
-ki bu ben Minik Takım'da iken 80'lerde vardı, ikili oyunlar dışında
set hücumu yasağı, hatta daha uç bir tedbir şampiyona formatından
çıkış.
Çocukların basketbol oynaması gerekiyor, basketbolun zaten sınav
sisteminin yarışatı olan çocuklarla müşterek bahis oynaması
değil...
Aslında, sorun sadece basketbol değil, orası mini-kozmos...
Bakınız, 3 Ekim tarihi bir gün, Türkiye için heyecan verici bir gün
olması gerekir. Aramızdan kendi başına, toplumun hiçbir katkısı olmadan
hatta bir çok engelini de aşarak büyümüş bir deli...
Bence bildiğin deli, akıllı(!) olması mümkün değil!
İşte, o deli ikinci kez Dünya Şampiyonu olacak...
Deli çünkü, size yerden bitme bir çocuk gelip dese ki, ''Ben büyüğünce
Dünya Şampiyonu olacağım''.
Muhtemelen, çocuk işte der gülersiniz, hele ki yollarda ''İmkân olsa
dünya şampiyonu olurum, Valentino Rossi de kimmiş, ver onun
motosikletini tur bindiririm be!'' diyen pekçok vatandaşın bulunduğu;
mobiletine bindi mi kendini Rossi, bilemedin Max Biacchi (? Biaggi)
sanan, o
yüzden de kaldırıma bile çıkıp son sürat gidebilenlerin olduğu; her
dolmuş şöförünün tek rakibi Michael Schumacher gördüğü bu
topraklarda...
Yalnız, haklarını yememeyim bir kaç tanesini gördüm ki bugünkü Şumi'yi
kesin geçer, Zebastian Lieb'i yaya bırakır.
Kenan Sofuoğlu'nun şampiyonluğu neden zordur, neden değerlidir, neden
çok bireysel bir başkaldırıdır biliyor musunuz?
Sponsor bulamadı, bir motosiklet tamirhanesinden çıkıp zoru başardı,
ilgi gösterilmedi diye değil.
Bu memleket... videosunu tekrar tekrar
seyrettiğim İmola'daki inanılmaz finiş ve destansı -bizim ekibin
yakıştırdığı gibi Rocky'nin Apollo'dan önce- ayağa kalkışının
film sahnesi benzeri bir inanç gösterisinin ardından naklen yayınlayan
televizyona Eurosport'a...
''Kedi fare gibi oynuyor, Rossi gibi taktik yapıyor diyorsunuz, O kim
Rossi kim, MotoGP'ye geçsin de görelim ne yapabilecekmiş Hıh!''
minvalinde mail atılabilen bir memleket.
Eurosport'u seyrediyor, motosikleti de biliyor(?) ve fikri, tavrı bu...
Kendi içimizden çıkanı engellemeye çalışır, engelleyemezsek beğenmeyiz,
yapma değil Avrupa olacak!
Kenan, MotoGP'de her yarış tur yese ne olacak, orada olabilen kaç kişi
var dünyada? 17...
Talihsiz Shoya Tomizawa'nın
yerine son iki GP'de Kenan'ın yarışacağı Moto2'de 39... 125'de
27... Superbike mı 28... Supersport 36... Superstock 1000 35...
Superstock 600 European onu da katalım 38 de orada var... 220...
72 milletten gelen ve üst 2 organizasyonda yarışabilen 220 kişi...
Hepsi bu!
Sokağa
çıkıp İstiklâl'de Taksim'den Tünel'e yürüsen o da bir şey mi ben var ya
diyecek 520 adam çıkar...
İşte, bu yüzden Kenan Sofuoğlu'nun yaptıkları delilik.
Bizim, daha çok deliye ihtiyacımız var.
Yoksa At Martini de Bre Tunç
Dağlar İnlesin...
|