Mevsimi
açtık, galeriler hareketlendi, modern sanat piyasası gayet hip
vaziyette, Bienal günleri de geldi, eh mekân mekân gezmenin ve parti
ortamına girmenin vaktidir. Gerçi
arada çok Mondrian Mondrian'lar da vardı, kokusu eksik olanlar da,
Beyoğlu'nda klostrofobi yaratanlar da ama onlara sonra değineceğim...
''Zülfü yâre dokunulunca tam yerine denk gelip'' araya ''Necefli
maşrafa'' koyulan Propagandist Lady's ''Novecento'' Bienal
first...
''Soğuk
Savaş'' Bienali,
kapılarını halka resmen açmadan önce toplantısı ve ardından çoğu
sanatçı ve yabancı davetliyle birlikte özel gezisi vardı. En çok merak
ettiğim 4 kadının elinden çıkan serginin ve ''İnsan neyle yaşar?''ın
cevabının nasıl verildiğiydi.
Aslında,
küratör kolektifi WHW
geçmişine ve tarzına; sitemizde
hazırlanan özel
sayfasında da bulacağınız kavramsal
çerçeveye ve sanatçı seçimlerine baktığınızda aşağı yukarı
kafamda serginin nasıl olacağına dair bir fikir vardı.
Tabii, dünyanın
kurtuluşunu tekrar komünizm de gören, Brecht'in 3 Kuruşluk
Operası gibi çok simgesel bir
dar kavramsal çerçeveleri olan, sosyal
meaj kaygısı taşıyan,
toplantıda "Her suçlu bir burjuva, her burjuva bir suçludur" diyen 4
kadın için bir ülkenin kapital merkezinde, taşı toprağı altın görülüp
yağmalanan ve giderek koca bir köye dönen tarihi bir şehirde bu türden
bir ''iş'' yapmanın zorluklar ve çelişkiler taşıyacağı aşikârdı.
Yalnız,
basın toplantısında Türkiye'ye özgü bozuklarının Bienal gibi üst-düzey
bir organizasyonda da sürmesini görmek sevindiriciydi. Yoksa bu kültür
seviyesi ve etraftaki yabancıyla kendini ecnebi bir ülkede sanma
riskiyle Bienal'in memleket seviyesini aştığını düşünmek olasıydı.
Neyse ki, ''Zülfü yâre dokunulduğunda'' tam yerine denk gelip
araya ''Necefli maşrafa'' koyulması gibi bir olay
yaşandı, mikrofonlar düzgün çalışmadı, küratörlerin ne
söyledikleri bir mırıltı ya da boğuntu dışında anlaşılamadı da
İstanbul'da olduğumuzdan şüpheye düşmedim.
Tabii benim aklım kötüye çalışıyor!..
Her
nedense o soruya kadar baştaki küçük arıza dışında mikrofonlar
gayet düzgün idi... Birden bozuluverdi! İki taraflı çeviriyi yapamayan
spontane tercüman, sadece monoton bir
seste duyamadığı için çeviri yapamadığının anonsunu yaptı ama kimse de bu
aksaklık sırasında uyarmaya gitmedi, etrafta
onca görevli pervana gezerken. Tuhaf...
Sorunun duyabildiğim ve anlayabildiğim kadarıyla özü şuydu. Bu arada soru
Türkçe... Japonlar da vardı ama onlar sormadı... ''Söyleminiz
bu kadar sertken ben de bu sertlikte bir soru
soracağım...'' diye başladı ve bu kadar anti-kapitalist bir söyleminiz
var ama bu Bienal'in ana-sponsoru bu ülkenin en büyük kapitalist grubu
ve onun patronu da yanınızda oturuyor, bu bir tenakus değil mi diye
devam etti soru... Yani ''bu ne perhiz bu ne lahana turşusu'' demeye
getirdi.
Hah, dedim beklediğim buydu... Küratör kolektifi
sözcüsü önce soruyu duyamadı kulaklığıma gelmedi dedi soruyu
tekrarlattı ve arıza başladı. Görebildiğim yüz ifadesi ve duyabildiğim
bozuk mırıltının tınısından çıkartabildiğim kadarıyla gergin
ve
sinirli cevap veriyordu.
Geçelim sergiye... Bernardo
Bertolucci'nin ''Novecento-1900''ünü seyrettiniz mi bilmem,
muhteşemdir, sinema tarihinin zirve noktalarından biridir; çok fazla
seks, çok fazla siyasi söylem, mesaj, çok fazla
simge vardır, çok da uzundur.
Yıllar sonra Bertolucci, ''Çok fazla
kırmızı kullandığını'' da söylemiştir. Fakat Bertolucci'nin yaptığı
sanatsal bir şahaserdir aynı zamanda...
WHW, Bienal'de çok
fazla kırmızı kullanmış. Çok fazla mesaj kaygısı gütmüş, çok sol
yumruklar havaya olmuş. Soğuk Savaş
yıllarından kalma bir Doğu Bloğu propaganda sergisini andırıyor.
Görsel
bir şölen de olan ''Novecento''nun aksine burada... Bazı
eserler
çok katır katır, bazılarının hiçbir sanatsal yanı yok. Sanattan ve
sanatsal değerinden çok ideolojik değeri ve mesajı ön-plana
alınmış.
Dünyanın en çok kazanan 3 adamı, şu kadar kişinin
yıllık geliri kadara sahip diyerek teksir kağıdına sadece 3 rakamı
basmak bir sanatsal değer taşımaz bence. Kaldı ki, bunu söylemene de
gerek biliyoruz, senin serginin ana-sponsoru olan şirketin sahibi de
Türkiye ölçeğinde belki daha büyük bir oranda parayı kazanıyordur.
Muhtemelen de bu ''işi'' görünce bıyık altından gülüp geçmiştir.
Sergi
bana, çocukluğumda Spor Sergi Sarayı'na gelen Bulgar sergisini
hatırlattı. Sanayii ürünleri vardı fakat sergi daha ziyade bir
propaganda aracıydı.
Bienal'de Zeina Maasri'nin projesi olan
1970'lerin Lübnan'ından kalma afişlere bakarsanız. Kullanılan ifade
dili, kaligrafi, simgeler ve görsel biçim olarak, Arapça yerine Türkçe
koyun... İşte, bizim Sol Örgütlerin afişleri, pankartları, el ilanları
ile bugün de aynıdır. Türdeş ve birbirinin tıpkı basımı gibidirler,
değişmezler.
Antrepo'daki bütün serginin dilinin özeti onlar.
Soğuk
Savaş yıllarına dönmüş, 70'lerin solunun sergisini gezer gibi
oluyorsunuz, bir nevii zamanda yolculuk. Modern-Sanat'a dair belirtiler
kullanılan bazı videolar sadece.
Tabii ki haksızlık etmek istemem farklı 1-2 ''iş'' var. Mesela
Arjantinli Etcetera Grubu'nun ''Errorist Kabaret''i,
hem terör'e hem de ''error''e gönderme yapan isimiyle de hınzırca.
Güttüğü mesaj iletme kaygısını daha eğlenceli bir biçimde paketleyip
sunabiliyor.
Yine, 1950'lerde karşıt propaganda aracı olarak
Avrupa'da gezici açılan ''Museum of Amerikan Art'' sergisinin
kopyası da hoş bir çalışma.
Nevin Aladağ'ın havanın çaldığı
flüt, suda ritm tutan tef, güvercinlerin çaldığı bağlama,
yokuştan
aşağı yuvarlanan rüzg3ar çanı borularıyla yaptığı videosu da...
Mor Çatı'nın yerdeki afişini de beğendim, vurucu bir iş...
Nam
June Paik gibi benim özel bir mertebede gördüğüm sanatçının Life
dergisi serisi de, mesaj kaygısı güden ama bunu -kendi sanatı açısından
da- farklı bir metodla yapabilen bir eser, görmek hoştu.
Serginin
bütün bu katır katır propagandistliğine rağmen, Hou Hanru'nun
küratör(!)lüğündeki geçen Bienal'e göre çok daha tutarlı olduğunu,
Kavramsal Çerçevesi'nin sergiye yansıtabildiğini söylemek gerek. O
bakımdan gayet başarılılar fakat bu günümüzde ne kadar geçerlidir,
Post-Modern dünyaya ne kadar hitap eder. Tartışmalı.
Zaten,
serginin Soğuk Savaş yıllarından kalma gibi durmasının bir nedeni de
Bienal'e özel, Bienal konsepti için yapılmış işlerin olmaması; yeni
nesilden, günümüz modern-sanatından konsepte uyduracak birisini
bulamamışlar ki yok. Bu da serginin ve küratör kolektifinin düştüğü
diğer çelişki bence...
(Not:
Galerist ve diğer sergiler gelecek sefere)
12 Eylül
|