İntihâra meyilliyim!
 Asıl
yazmayı düşündüğüm konu oldukça karmaşık ve izâhı zor, hatta kimilerine
de gayet mânâsız gelebilir; kaldı ki bu konularla alâkalı, az veya çok
fikir, kanaat sahibi bir sürü insanın da ayrı ayrı söyleyebileceği ve
doğruluğunu kesinkes savunabileceği fikirleri, sözleri de olabilir...
Dolayısıyla biraz daha kafamda toparlamam gerek. İntihâra neden meyil
ettiğime gelince, ciddiyim okuyunca anlarsınız...
Yok,
yazacağım konunun Obama'nın, Anıtkabir'de elini kalbine koyup saygı
duruşunda bulunduğunu görünce kalbine inen bushist ardıç liberaller ile
kuştlar ile alakası yok; onlar, şimdi nasılsa Nutuk'tan nasıl
Fransızca-İngilizce alıntı yaparım diye çalışmaya başlamışlardır. Hatta
Ladylik Okulu'ndaki gibi kafalarının üstüne kor yürümeye
çalışıyorlardır. Nasılsa angut da bir kuştur!
Neyse kafamdaki o
yazıyı halen toparlayamadım... Biz, o arada futbol ile oyalanmaya
başlayalım; bu arada intihâra meyilimi azaltabilirim belki. Sebebini
anlarsınız. Kafam başka bir yazıdayken ancak böyle oyalanabilirim,
kafamın içini nasıl tarif edebilirim ki... Basit; sevgili Batya Ruso
Galanti'nin son yazısındaki gibi kafamın içi...
Düşünsenize
120 sandalyede 6 parti, 5'i iktidarda ve 1 Başbakan, 30 Bakan, 7 Bakan
Yardımcısı! Valla, İsrail meclisinde ve muhalefetteki ''güzel
kadın'' durumundaki Livni'nin partisinde değil de, geri kalan 92
sandalye sahibi arasında olsam ve beni bir Bakan yapmasalar olay
çıkartır, hatta kendi partimi kurar en sıkı muhalefete başlardım!
Nedir o... Her 3 kişiden biri makam sahibi... Denge siyaseti diye buna
denir işte.
Pazar
gecesi derbi var. Sonuçta, o gün o gece yenmiş olmanın hazzı, yenilmiş
olmanın acısı bir kaç hafta uzaklıktaki şampiyonluktan çok daha mühim.
Farzedin ki takımlardan biri şampiyonluğu ilan etmiş olsun, yahut da
kendisi yenilse dahi, 3. rakip diyelim Sivas da mağlup olursa kalan
haftalarda puan farkı kapanmayacağı için şampiyonluğunu ilan edecek
olsun...
Hiç farketmez! Kaybeden şampiyon olsa bile kazananın
galibiyet kutlamaları ve atacağı tur, diğerinde şampiyonluk coşkusu
bırakmaz herkes gider bir yerde ağlar...
Dolayısıyla, Pazar gecesi kaybedenin şampiyonluk iddiasını kaybedecek
olması hiç de önemli değil.
Beraberliğe
yatmaya çalışmak da hem hezimet yaratabilir, hem de işe yaramaz. Tabii
ki koltuğunu korumak isteyecek Dede ile Cesur'un da işine gelecektir.
Bakmayın siz yönetimlerin derbi öncesi ''Arkasındayız'' açıklamalarına;
biz ne ''Arkalarında durulan'' Teknik Direktörlerin başlarına neler
geldiğini gördük...
Burada sonucu belirleyecek en büyük faktör Bülent Korkmaz'ın ne
yapacağı... Takımı hangi mentalite ile sahaya süreceği...
Eğer,
son örneğini Gaziantep'te gördüğümüz gibi ben bir tane vurayım, indirip
saydırayım sonra iplere yaslana yaslana gardımı alıp darbeleri, seri
yumrukları savuştura savuştura bitiş gongunu beklerim diye düşünme
gafletine düşerse...Takım, nakavt olmaz tır çarpmışa döner, kimse de
plakasını alamaz.
''Cesur'' da katran ve tüye bulanıp Ali Sami Yen'den öyle gönderilir!
Unutmasın ki, geçmişin anıları güzel ama Hamburger hazımsızlığı halen
devam ediyor.
Gaziantep
karşısında bile hayatta kalmayı bir iki beceriksiz vuruşa ve De
Santis'in refleksleri ile eldivenlerine bıraktıysan Fenerbahçe
karşısında umutlu olmayı pek beklememek gerek.
Umudum 3-4 adamın
şahsi maharetlerinde sadece. Çünkü Sabri'nin kanadının yol geçen hanına
döneceğini biliyorum ve Terim dahil olmak üzere neden Sabri'yi orada
ısrarla oynatmaya devam ettiklerini bir türlü anlayamıyorum.
Emre
Âşık'ın canla başla oynayacağına eminim ama her ân bir penaltı yaptırır
mı diye ecel terleri dökeceğim. Hasan Şaş oynarsa deli gibi mücadele
edecektir ama kırmızı kart görür mü diye endişeleneceğim.
Bunların hepsi bir yana savunmada seri hatalarla her seferin yedik
yiyoruz diye fenalık geçireceğim.
Ümit
Karan oynarsa saçları sarıp kafaya da bone geçirmek gerek, üzerine
şapkayı giymek gerek. O kadar uzatmışız saçları tutam tutam yolup kel
kalmak istemem.
90 dakikanın sonunu nasıl getireceğiz bilemiyorum.
Yalnız,
sevineceğim tek bir şey var; Emre Belözoğlu'nun kendisine pek yakışan
formasıyla Ali Sami Yen'e gelecek olması, biliyorsunuz... Zaten
''Fenerli''ydi; o yüzden İnter'e gitmeden önce yaptıkları ve
kaybettirdiği şampiyonluk yüzünden affetmemiş olmam bana bir içhuzuru
veriyor.
Çünkü yemin etmiştim, Okan Buruk varken maçlara
gitmemiştim; Emre Belözoğlu'na da tekrar Galatasaray forması giydirmek
gibi bir gaflete düşülseydi...
Neyse, intihâr meylim artıyor; ''Hayvan Mezarlığı''na çevrilen
memleketteyiz. Adam kalkmış aklı sıra reklam yapıyor...
İnsanı
bedminliğe sürükleyecek, hayat enerjisini, yaşama zevkini elinden
alacak karanlık bir atmosfer daha da içkarartıcı bir ses tonu...
''Hangi
güne uyandığın farkeder mi? Her perşembe, her cuma aynı şekilde
geliyorsa, sade ya da peyirli o sabah hangi yumurtayı yediğin farkeder
mi (...) Sanki günler farklıymış gibi (...) İşte bu senin hayatın...
Biraz uzaklaktan bakınca (Burada Google Earth'te kısacık bir yol
çizgisi çiziliyor ev ile iş arasında) geride bıraktığın iz bu kadar
aslında...''
Rutin hayattan kaçıp kolayca uçacakmışım sahilde iz
bırakacakmışım, hayatta bırakacağım başka izler de olacakmış mil
kazandıran kredi kartı vasıtasıyla!
Bir de sonunda ''Dünya sizin onu iyi kullanın'' diyor!
Bunun
kadın versiyonu var ki 30 yaş ve hafif üzeri bütün hepsini bekarını
ayrı, evlisini farklı bunalıma sokar, paket paket çukalata yese kendine
gelmesi zor.
Reklamı gördükçe kendimi pencereden atasım geliyor!
Dalga geçer gibi olmasını bir yana bırakın, toplu intihâra sürükler...
Bu
kadar işsiz var, bu kadar kredi kartı borçlusu var, bu kadar hayatından
bezmiş, geleceği hakkında en ufak bir umut beslemeyen genç insan var;
bu kadar bir işim var çalışıyorum, tamam, hayatım ev servis-otobüs
işyeri servis-otobüs ev arasında geçiyor ama ne yapalım diye kendini
avutan insan var; bu kadar televizyonda gördüğü hayatlara, yerlere iç
geçirerek bakan insan var...
Bak, verileri açıkladılar sanayii
de, imalat sektöründe, otomotiv sektöründe üç ayda %25 gerileme olmuş,
bu ne demek... Yeni işsizler, yeni borçlular, yeni umutsuzlar, adam
çocuğuna mama alma, ev kirası verme derdinde...
Senin yaptığın reklama bak!
Bırakın,
reklamın iyisi kötüsü olmazı, konuşturuyor ya diye sığ sığ düşünmeyi...
O devirler geçti... Reklamın batıranı da vardır. Çok şık metin yazmakla
olmaz herşey.
8 Nisan 2009
|