|

Çocukken
bisiklet istemedim hiç, apartman çocuğuydum Osmanbey'in göbeğinde
sonuçta, hiç takdirnâme de getirmedim, alan çıkmadı... Bisikletim
olmadı dolayısıyla... 2
tekerlekli bisiklete hayatta iki kez bindim... İlkinde
çocuktum ve 2
saniye sonra başkasının bisikletini devirdiğim için azar işitip
bırakmıştım. İkinci sefer koca adamdım ve Moda sahilinde bir arkadaşım
arkamdan tutarken ben, pedalı düzgün çevirip dengede kalmaya
çalışıyordum ki... Muhteşem ikilinin sahilde bir aşağı bir yukarı yaptığı şaklabanlığı
ve sonunda kayaların arasına kafa üstü uçarak sıkışıp debelenmemi
etraftakiler uzun süre kamera şakası sanmıştı!
Modern
sanata gelince... Aramızda hep gayet düzensiz bir ilişki olmuştur.
Arada sorunlar yaşadığımız aşikâr ve işin gerçeğine baktığımızda, dönem
dönem sergilediği bazı davranışları ya da ne söylemek, neyi imâ etmek
istediğini anlayamadığımı, kimi vakit de söylemek istediğinden,
söylediğinden çok farklı şeyleri anlayabildiğimi; sık sık da ben, onun
ne anlamak istediğini anlatmayı becermediğini düşündüğümden büyük
buhranlar, karşılıklı bir kavram karmaşası, çatışması yaşadığımızı da
itirâf etmek durumundayım. Hazin ama bunu kabullenmem gerek, asla
kendisiyle günümüzün magazinel diliyle aramızda ''düzeyli bir ilişki''
olması da pek mümkün değil. Çünkü mali durumun onun aşırı isteklerini
karşılamam mümkün değil... Gerçi, o kadar para dökmeye de gerek var
mıdır, boya güzellerine ayrı bir konu.

Konumuz
bir bisiklet... Konuyu pek takip etmeyenler için bisikletle tasarım
arasında ne türden bir bağlantı olabildiği ya da sporla tasarımın nasıl
yanyana gelebildiği tuhaf karşılanabilir bir durum olabilir. Çünkü
bahsettiğim düz endüstriyel tasarım değil, sanatsal tasarım. Sanatsal
tasarım derken Ross Lovegrove'un Galerist'te sergilediği
karbon
liflerinden imâl ''Ridon''
adını verdiği motosiklet taklidi gibi
şeyden bahsetmiyorum.
Bu,
üzerine binebileceğiniz ve yarışabileceğiniz bir bisiklet, evinizin
bahçesine havuz kenarı süsü yapılacak bir şey değil. Gerçi, buna da
sahip olmak için belki milyon dolar, belki daha da fazlasını
ödeyeceğiniz için öyle yapabilirsiniz ama işlevsel olmaz. Tabii ki,
Caddebostan sahilinde tur atmaya çıkmanız veya bir yerin önüne
zincirleyip alışverişe girmeniz önerilmez...
Onunla
İstanbul'un gözde bir gece kulübüne de gitmeniz size itibâr kazandırır
mı bilemem. Muhtemelen altınızdaki 2 tekerleklinin değerini anlamayan
magazin muhabirleri fakir veya deli, daha da kötüsü hem deli hem fakir
muamelesi yapabilir. Kapıdaki bodyguard da bisikletinize bakıp içeriye
girmeye uygun olmadığınıza karar verebilir. Üstelik, yakında çakmaları
da çıkar havası kalmaz...
Kaldı ki, kim
bilebilirdi ki...
Yıllar
önce 1992'ydi değil mi, modern ve güncel sanatın periferisindeki
ülkenin Feshane'deki Bienali'ne dönersek... O günlerde, henüz
tanınmamış, camdan
bir odanın içine bir masayla
yönetici sandalyesi koyup sergilemekten ibaret ''işi''
de pek
bir sanatsal maharet içermeyen birinin, post-modern dünyamızın en
tartışmalı adamı haline geleceğini tabii ki kimse tahmin edemezdi.
Vasıf
Kortun'un büyük keşfiydi... O zamanlar sanal âlem kapılarını açmamış,
herşey bu kadar 1-2 saniyelik mesafede değil, yap sörfü oku yok...
İngiltere'yi salladı lafı, çok büyük adam olacak lafı, laf-ı güzaf ve
hatta işkembe-i kübrâ geliyor... Kim bilebilirdi ki bugün büyük bir
marka ve simsar haline geleceğini; ne günlerdi ama... Hani Feshâne
modern sanat müzesi olacaktı, şimdi başka şeyler oldu; tıpkı şimdi
unutulup giden şehrin ortasında çürüyüp tamamen yokolması beklenen
Yedikule Gazhane'si gibi... Döneminin en çılgın modern sanat sergisi
Seretonin'i unutmak ne mümkün...
Neyse
konumuz bu değil... Fakat Feshane de, Gazhane de, Hacienta
Ceyhan Çaplı
günleri
de arkada bir
fon... 1992'deki -ki o vakit, biz, bunu
sonra duyduk- Young British Artist sergisinde
Saatchi&Saatchi'nin
sahibi Charles Saatchi'nin yarattığı başlı başına ayrı bir tasarım ve
pazarlama harikası olan Damien Hirst'ün etrafında yıllardır dönen sanat
tartışmalarının da ötesinde... Global krizin en sıcak, en kavurucu
günlerinde kendi ''eserleri''nden Sotheby’s'de müzayede düzenleyip
111.5
milyon poundluk satış yapabileceğini tahayyül etmek bile olanaksızdı.
Bu
rakamın büyüklüğünü izah etmek için basit bir örnek vereyim. Hirst'ten
3-4 ay sonra Fransızların ünlü modacısı Yves Saint
Laurent ve
''hayat
arkadaşı'' Pierre Berge'ye ait koleksiyon
''Yüzyılın
müzayedesi'' diye
lanse edilerek satışa sunuldu ki, aralarında Qing döneminden kalma Çin
takvimindeki 12 hayvan burcundan Fare ve Tavşan'ı sembolize eden iki
bronz başı, Picasso, Matisse, Degas tablolarıyla 372 parçalık
koleksiyon 373,5 milyon avroya satıldı...
Picassolar,
Matisse'ler diğer yanda her tarafı pırlanta taşlarla süslenmiş gerçek
bir kurukafa... Bir tarafta Çin için paha biçilmez tarihi Fare, Tavşan
başları; diğer yanda boynuzu ve toynakları altın kaplı ölü bir öküz...
Şimdi, tabii ki Picasso üzerinden de sanat tartışması yapabiliriz ve
fakat uzun sürer. Belki de yanılıyorumdur. Malzeme değeri 24 milyon
dolar eden pırlanta kaplı kafatasının 88 milyon dolara satılması da
normal olabilir.
Zaten,
sonuç olarak bunun bir önemi yok; formaldehit'e batırılmış ölü
köpekbalığı da sanat mı, ölü bir balığı jelin içine herkes koyabilir
diyen sanat eleştrimenine Hirst'ün verdiği cevap gibi: Ama şimdiye
kadar kimse koymadı, değil mi?.. Kumsaldaki kadın, Picasso ve kumlara
çizilen daire anektoduna ne kadar da benziyor değil mi?
Aslında,
hakkında sayfalarca yazılan, tez konusu olacak kadar derin bir
mevzuunun, gayya kuyusunun kenarından bakıyoruz sadece. Daha
önümüzde kavramsal
çerçevesini ''3 Kuruşluk Opera''dan alan
İstanbul Bienali de
var nasılsa... Dolayısıyla bu
mevzuya döneceğim.
Önümüzdeki
aylarda son dönemlerin belki de en heyecan verici modern sanat sergisi
ve
açıkarttırması yapılacak. 21 eserlik serginin en nadide parçaları 6
bisiklet ve henüz bilinmeyen dev bir tablo...
Serginin
''küratörü'' ise Lance Armstrong...
Evet,
tuhaf olabilir ama yanlış değil. Lance Armstrong'un Tour de France
öncesinde sanatçılarla yaptığı ortak çalışmayla çeşitli etaplarda
kullandığı
6 özel tasarım bisiklet ki en
değerlisi 1 milyon dolardan
yüksek bir fiyata satılması beklenen Damien Hirst'ünki,
Monaco'daki
açılışta bireysel zamana karşıda kulandığı Marc Newson'ınki ve
diğerleri de New York'lu sokak sanatçısı Kaws
ile Shepard
Fairey, Yoshitomo Nara ve Kenny Scharf'ı tasarımları. Serginin merakla
beklenen parçası ise Cai Guo-Qiang'ın 720 bin dolar açılış fiyatıyla
koyulacak dev boyutlu tablosu olacak.
Malum,
Cai
Guo-Qiang da tıpkı Hirst gibi PETA'cıların hiç sevmediği artistlerden
biri. İçi doldurulmuş tilkiler, kaplanlar, alışveriş merkezlerinin
tepesinden sarkan otomobiller ve boya tabancasıyla yaptığı
püskürtme
tablolarıyla tanınıyor.
Açıkçası,
Lance Armstrong'un Kanser Vakfı ve Livestrong
kampanyası için yapılan bu proje açıkarttırma Hirst'ün de içinde
olmasıyla az bulunur bir sanat olayına dönüştü. Mutlaka taklitleri
yapılacaktır. Hatta istanbulu birara saran öküzler, ayakkabılar,
lalelerden sonra bisikletleri bile görebiliriz...
Neyse,
ben kırtasiyeden aldığım plastik jaws anahtarlığı ortadan ikiye bölüp
sonra da şeffaf jel mumun içine yatırdıktan sonra cam kavanoza koymak
suretiyle yapmakta olduğum enstelasyona devam edeyim...
4 Ağustos 2009
|