
95-68... Hayırlı
Bayramlar, arifeden bayram ettik... Gerçekten
muhteşem bir oyunla yarıfinale kaldık ama Dünya Şampiyonası'nın
başından beri ilk kez bir maçı bu kadar rahat seyrettim, en ufak bir
endişe hissetmedim. Çünkü Slovenya'nın bu ortamı, bu seviyeyi
kaldıramayacağını biliyordum. Biz, kendimiz gibi oynadığımız sürece
sorun çıkmayacağını düşünüyordum. 2009 Polonya'da kaybettiğimiz maç bir
şey ifade etmiyordu. Çünkü kendimizi kaybetmiştik.
Slovenya,
geçen yazıda zikrettiğim ve yakından takip eden herkesin de bildiği
gibi yetenekli oyunculara sahip olsa da, belli bir seviyeye
çıkıldığında o Level'ın sertliğini ve psikolojisini, baskısını
kaldıramayan kolay teslim olan yumuşak kalan bir takımdır.

Dolayısıyla,
normal hava, yol ve salon koşulları altında Slovenya'ya yenilmek gibi
bir şey düşünmüyordum.
Yine
de totemlerimi yapmadım mı? Yaptım... O ayrı...
Mükemmel bir maç oynadık. Hatta post-mükemmel...
Yapılabilecek herşeyi yaptık, spektaküler bir basketbol gösterisi
sergiledik. Geçen
yazıda da söylediğim gibi, bu turnuvanın 2001 sonrası bütün Avrupa ve
Dünya Şampiyonaları'nın ötesinde olmasının nedeni o kadar bâriz ki...
Biz, her daim averajın üzerinde savunma yaptık ama savunmada kaptığın
topla aldığın ribauntla ne yaptığın önemliydi.
Hep dururduk, şimdi vuruyoruz...
Fark buradan kaynaklanıyor. Fransa'yı 77'de, Slovenya'yı 70'e varmadan
durduruyoruz ama ibremiz 90'lara vuruyor.
Gerektiğinde son sürat oynuyoruz. Sete sette çakılı kalmıyoruz,
tıkanmıyoruz. Bent, baraj tanımıyoruz, çılgın gibi akıyoruz.
Kerem Tunçeri'nin ikili oyunları,
savunmada kapılan toplarla atılan adrenelin yükseltici fast-breakler,
basketbolun şovuna dair herşey imece usulüyle yapıldı.
Birara maçın farkıyla ipleri bıraktığımız, istikrarsızlık gösterdiğimiz
kısa bir bölüm dışında en ufak bir eleştiri yok.
Turnuva
öncesinde hazırlık maçlarındaki manzara karşısında ''Adam devşireceğine
akınızı başınıza devşirin, adam gibi oynayın yoksa tribünler aşağıya
iner'' demiştim.
Bu takımın 2001'den 2010'a kadar
eleştirilmediği tek turnuva 2006 Japonya'ydı, oradaki gibi oynamaları
bizim onları sırtımızda taşımamıza yeterdi artardı, yense de yenilse
de. Şimdi, o hırslı, cengaverce oyuna spektakülerliği vurucu güçü de
kattılar.
Geçen
yazıda da dediğim gibi Coach Tanjevic, son büyük turnuvasında neden
buraya getirildiğini gösteriyor. Kimyasal deney yapmıyor, rakibin
kimyasıyla oynuyor.
Bizim için final maçı Sırbistan...
Eğer onları geçersek, çok zor olacak
ama Slovenya'yı nasıl da yendik psikolojisinden çıkar ve ikinci bir
Porto Riko maçı havasında sahaya çıkmayıp geçersek... Dehşet Yolcuları olmazsak...
Finalde Coni'lere Avrupalı Beyaz Adamların
sıçrayabildiğini gösteririz.
Hayatlarında böyle bir atmosferde maç oynama tecrübeleri yok.
Kevin Durant'ın dediği gibi ABD'de kimse onlara inanmıyor,
kaybetmelerini bekliyor. Kendilerini ispatlamak istiyorlar. Eğer
Arjantin'i geçerlerse, dua edelim yensinler... (Demiştim ama Litvanya çıktı,
Litvanya böyle oynarsa ABD'yi bitirir...)
Biz de
Sırpları aşarsak, ABD bizim için fast-food olur ancak.
Fakat
bir an önce titreyip kendimize gelmemiz, henüz madalya almadığımızı,
turnuvanın Slovenya galibiyetiyle bitmediğini idrak etmemiz oldumcuk
ruh halinden çıkmamız şart. Yoksa yol dördüncülüğe çıkar...
|