Çoğu kişi garip bir hafıza kaybı
yaşasa da 80 öncesi çocukluğumda 3-4 kez ölümün nefesini suratımda
hissetmiştim; sonraki yıllarda da başımdan geçti, mesela Osmanbey'de
Devlet Planlama idi galiba o dönem bina, yaklaşık Site Sineması'nın
karşısındaki köşedeki eski bina... 90'lı yıllardı orada bomba
patlamıştı, patlama anında Gazi Sineması'nı geçmiştim, bilmeyenler için
20-30 adım bile değil... Uçuşan toz duman cam parçaları, kan revan
yaralılar arasından geçmiştim. Askeri hatıralara gerek bile yok.
Hepsinin
içinde belki de en travmatik olanı
bir akşamüstü Şişli Meydanında babamla alışverişten dönerken olmuştu,
Camii tarafından pasajdan çıkıp karşıya geçiyorduk tam kaldırama
çıkarken babam arkamızda bir otomobil farketti ve beni sırtımdan yere
devirip üzerime kapandı... Yol ile kaldırım arasındaydık ve arabadan
-hafızam beni yanıtmıyorsa- Kuzu'nun Yeri'ni -ocakbaşı kahvehane
karşımı bir yerdi- taradılar bir yandan da karşı taraftaki bir partinin
ilçe merkezini kafamızın üzerinden kurşunlar uçuştu sürünerek yan
tarafa kaçıp sokağa girdik -yine hafızam beni yanıltmıyorsa- 17 kişi
öldü ama sonra gazetede okudum bir olay kafamın üzerinde uçuşan
kurşunlardan daha travmatik bir etki bırakmıştı.

Seken
kurşunlardan biri karşı taraftaki binanın en üst katında annesinin
emzirdiği bir bebeğe isabet etmişti. O günden sonra sanırım hayata
bakışım, kader anlayışım da değişti.
Dolayısıyla, sevgili
kariîm hayatımın son günlerini yaşadığıma dair bir haber almadım,
70'lerin yerli melodramlarındaki gibi ''Nayır nolamaz doktor bey ne
kadar ömrüm kaldı'' durumu yok. Bunalıma girmiş ve hayat muhasebesi
yapıyor da değilim.
Sadece yapmayı isteyip de
yapamacağımı bildiğim şeyleri paylaşmak istedim... Yalnız, şunu da
belirtmeliyim ki, bunların hiçbir yapay değildir, tuhaflık veya
enteresanlık yahut da gösteriş olsun diye de bir maksatları
yoktur. Tamamen
gerçekler, bazıları aaa nasıl yapamazsın canım diyebileceğiniz kadar
''basit'' görebileceğiniz, bir kısmı da sizin yapmış olduğunuz ya da
yapabileceğiniz şeyler olabilir. Kimi de çok kişisel şeyler... Sıralamaları
ise zamân zamân değişmektedir.
1-
Videosunu da izleyebileceğiniz ve yapım belgeselini seyrettiğimden beri
Kingda Ka... En önde oturup o tepe noktadan düşmeden önceki salisede
tam aşağıya bakarak... Ne yazık ki, Türkiye'de en büyük eksikliğini
çektiğim şeylerin başında Roller Coaster geliyor. Çocukluğumda Küçük
Çiftlik Lunaparkı'nda Amerika'dakilerin yanında pek cüce kalacak ama
İstanbul'a gelenlerin en büyüğü kurulmuştu. Bugi Bugi derdik o vakitler
yani Roller Coaster'ın Türkçe karşılığıydı. Ona bindiğimden beri her
Roller Coaster gördüğümde özenirim ama Kingda Ka ayrı birşey, uzun
değil tam bir adrenalin atom bombası...
2- Woody Amca (Allen)
ile Schopenhauer'in Aşkın Mefaziği'nin filmlerine üzerindeki etkisini
konuşmak. Hayır, kuru bir röportajdan bahsetmiyorum. Yahut da panel,
konferans gibi bir ortam da değil. Brooklyn'de veya Manhattan'da bir
yerde şimdi sigara içilmez... Mesela bir parkta oturup uzun uzun sohbet
etmek isterdim Woody Amca ile... Hatta birlikte gidip Schopenhauer'in
dersine girebilmeyi... Zamanda yolculuk gerektirecektir ama olsun.
3-
Bu parkta oturup sohbet etme belki de Borges'in Kum Kitabı'ndaki
Öteki'den kalmadır, bilmiyorum. Richard Burgin'e özenirim her daim,
kıskanırım hatta... Buenos Aires'te bir kafede oturup Öteki'deki Borges
ile gerçek Borges hakkında konuşmak isterdim, bu da hem zamanda
yolculuğu hem de metafizik seyahati... Kimbilir belki bir gün bunu
yapar yazarım.
4-
Bu da zamanda yolculuk yapabilmeyi
gerektiriyor. Fakat tek bir şansım olsa hangisini yapardım diye arada
kararsız kalsam da sanırım ''Madchester''a gidip Haçienda'ın açılış
gecesi orada olmayı isterdim. Tabii, mesela Studyo 54 de olabilir
diyebilirsiniz ama o ayrı bir dünya. Her ne kadar kimi disco hitlerini
sevsem de Haçienda derim.
5- Sevgili babamın bir zamanlar en büyük hayali Hürriyet'in -sanırım
artık olmayan- Dedeler yarışına girmekti... Bu, benim yapabileceğim ama
yapamadığım birşey. Özel pişmanlıklarım yok. Kaderi değiştirmek,
şimdiki Yaşam Coachluğu, Kuantum Fiziği ile size pozitif enerji
yükledim, isterseniz evrenin enerjisi size verir safsatalarıyla
kafanıza doldurulduğu gibi olabilecek bir şey değildir. Fakat
kaderi değiştirme gücüne sahip olamasam da isteyeceğim iki şey var:
Biri o kurşunun o bebeğe isabet etmemesi, diğeri tanıdığım için
çok mutlu olduğum, doğumda yaşadığı sorun yüzünden yürüyemeyen küçük
ve zeki bir ''adam''ın yürümesi olurdu.
6-
Uzun süre bekar kalma, kendi evinde yaşama, yemek yapmasını bilmeyen
veya anneleri gibi olmak istemeyen sevgililer, damak zevkine düşkün
olma, böyle bir karmanın ortaya çıkartacağı şey bir tür füzyon
mutfağıdır. Yemek yapmayı severim, çiğ balıktan dürümlere,
ızgaralardan, çorbaya, paellaya, makarnalara, sebzelere kadar bayağı
bir menü mevcut... Herşeyi bırakıp ''masa'' türü bir ''ev''
açmak
isterdim. Bu aslında evde misafir ağırlamak veya davet vermek gibi.
Belli bir menünüz var, tabii ki sıradan yemekler değil ve bunun içinden
rezervasyonla seçim yapılıyor yahut seçim size bırakılıyor, konuk
sayısı en fazla 8, çocuk yok, geliyorlar ve evde yemeklerini yiyorlar,
siz yemeği masaya bırakıyorsunuz, istenen müzik, belki dvd
eşliğinde içkiylerle birlikte sunuyorsunuz.
7- Yemek
programlarını severim ama bizdeki gurmanlarınkileri değil Anthony
Bourdain ve life style, belgesel kanallarındaki o tarzdaki yabancı
yemek programlarını seyrede seyrede manyak oldum. Gecenin bir saatinde
kalkıp bir şeyler yapıp yiyebiliyorum ama gitmeyi isteyeceğim tek bir
yer var; buraya tabii ki paranızla gidebilirsiniz fakat benim isteğim
bu değil. Gizli odasına girmek istiyorum. Diyebilirsiniz ki, para her
kapıyı açar. Bunu açması zor ama ihtimal dahilinde kuşkusuz, ne kadar
verebileceğinize bakabilir. Hayır, ben menüdeki yemeklerin özel odada
parası karşılığında önüme koyulmasının peşinde değilim. Anthony
Bourdain’in No Reservations'da Le
Bernardin'in 3 Michelin yıldızlı Şefi Eric
Ripert ve Veritas'ın
1 Michelin'li Şefi Gregory
Pugin ile birlikte Gabriella
Hamilton’ın Prune'sine gece yarısından sonra gitmişti. O gizli özel
oda, New York'taki ünlü şeflerin aşçıların ''dükkanı kapattıktan
sonra'' karınlarını doyurmaya gittiği yer. Hani Şefler ne yer, nerede
yer sorusunun cevabı. Gabriella
Hamilton ne çıkartırsa onu yiyorlar. Kuşkusuz New York'ta binlerce
''Şef'' ya da ''Aşçı'' var
onların da kaymak tabakası, eş-dost olanları girebiliyor içeriye...
İşte, onlarla birlikte bir geceyarısından sonra Gabriella Hamilton'ın
ikram edeceklerini yemeyi birkaç sihirli yemek sırrını paylaşmayı
isterdim. Hani fırsatını bulmuşken belki kendi menümü de sunabilirim.
8- Herkesin aşağı yukarı şöyle bir hayali vardır, bir sahil kasabasına
gidip yerleşmek. Artık Türkiye'de böyle bâkir bir yer pek kalmadı.
Çılgın Kalabalık'tan uzaklaşabileceğiniz pek bir yer yok ama benim
hayalim hiç böyle olmadı. Çocukluğumun Bodrum'u ile bugünkü arasındaki
fark da o kadar büyük ki, Bitez'de dört tahta direk
üzerine sazdan çatı altında bazlama yapan 2 kadın ile 1 saz
şairi vardı, arada bir tekne gelir, bazen de karadan yürüyüp sahile
inenler olurdu, bazlama çay satarlardı. Bergamut vardı, Bergamut reçeli
vardı, köylüler yapar satardı, kokusu hâlâ burnumda tüter şimdi ki gibi
Bergamut Aramolı değildi, kendisi kalmadı ne aroması... Gümüşlük'e el
değmemişti, Tavşan Adası'nda tavşan vardı... Zeki Müren gezerdi
sokaklarında... 80'lerin ortasında çığrından çıktı. Neyse, zaten benim
hayalim hiç Bodrum-Marmaris olmadı. Gördüğüm bir filmdendir ve
muhtemelen de Amarcord'dandır. Çocukluğumun en büyük olaylarındandı,
şimdi olmayan Konak Sineması'nda seyretmiştim, daha doğrusu bayağı bir
sahnede annem gözümü kapatmıştı! Ondan sonra bir İtalyan köyüne
yerleşme hayalim oldu hep. Sonraları gelişti. Birkaç yer var.
Portekiz'de bir sahil köyü veya Toscana'da bir köy en iyisi... Fazla
teknoloji filan istemem, arada bakayım diye bilgisayar ile internet
olsa yeter.
9- Fransa Bisiklet Turu benim için çok özeldir, her ne kadar kirli bir
yanı olsa ve 2010 Edisyonundan nefret etsem de kopamadığın sürekli geri
döndüğün pislik bir sevgili gibidir. Bu yıla kadar yapabileceğim şeyler
listesindeydi, artık değil. Gerçi, 2009 ve 2010'da yoktu, hafızam beni
yanıltmıyorsa 2004'ten beri de hiç yanyana gelmediler. Pireneler'in
Kraliçesi Alpe d'Huez'de Lance Armstrong'u seyretmek...
Aix-les-Bains'te başlayan 2001'deki efsanevi The Look
etabı gibi de olabilir(di),
2004'teki 15 km'lik Zamana Karşı gibi de... Ne inanılmaz olurdu Teksas
Şimendiferi'ni seyretmek...
10- Mars 500... Çılgınca bir şey,
Mars yolculuğunun simulasyonuna katılan astronotlardan biri olmak
isterdim. Bu gerçek bir yolculuk olsa farklı bir atmosfer ve ruh hâli
olacaktı içeride fakat bir test merkezinde bir simulasyon modülü içinde
hapisler... Orada kalmaya mecburlar yani hem bir yere gitmediklerini
herşeyin sanal olduğunu biliyorlar hem de gerçekte ne olabilecekse öyle
davranmak zorundalar. Yani 200. gün canımız sıkıldı, artık
dayanamıyoruz, delirdik çıkıyoruz diyemezsin. Hiçbir yere gitmeden 500
günlük bir seyahat yapmak zorundasın. Çünkü gerçeği olsa sıkıldım diye
kapıyı açıp çıkamazsın uzay boşluğuna... Bu olay hem çılgınca hem de
tarihi çünkü gerçekten psikolojik ve bedensel olarak insanların bu
seyahati kaldırıp kaldıramayacağını gösterecek ki, bence CERN'de
yapılan Atlas Deneyi ve peşinde
koşulan Tanrı Parçacığı'ndan çok daha
mühim bir şey...
|