
Kendisiyle
hiç tanışmadım, her
açtığı yere girmediğim gibi cenazesine de gitmedim... İstanbul geceleri
gerçek bir efsanesini, bir-iki jenerasyonun hayatını etkileyen bir
trendsetter'ını trajik bir olayla kaybetti.
Ceylan Çaplı'nın arkasından
klasik bir şeyler yazmak ya da nostalji yapmak istemem, uygun bir isim
değil bunlar için. Fakat, yine de, uzun zamandır elini ayağını
gecelerden çeken Çaplı'nın gerçekten ''çekip gitmesi'' veya
başka türlü ''kaybedilmesi'' mecburen insanı eski günlere götürüyor.
İlk işlettiği yerleri sadece ismen bilirim... 14'ü açtığında Aydın
Ortaokulu'nun 3. katındaki Dokuz Eylül Turizm İşletmeciliği ve
Otelcilik Y.O'daydım, ki o başka bir hikâyedir ama zaten 14 tarzım
değildi; Beşiktaş'taki unutulmaz Çello, Dünya, Hayat hattından gecelere
yeni çıkmaya başladığımız dönemdi... Garip günlerdi, hızlandırılmış
gibi yaşanan.
Twenty'ye ilk girenlerden biriydim. Açıldığındaki tenha halini de,
daracık ve tuhaf atmosferinde ''boş''luktan dolayı kendinizi çok tuhaf
hissettiğiniz gecelerini de; moda hale gelince acaib kuyrukların
oluştuğu, içinde belediye otobüsünde gibi durduğumuz, sıkış sıkış, ter
ve duman bulutundan bir siste geçirdiğimiz gecelerini de yaşadım...
Garip bir yerdi, herşeyin eridiği, her türlü insanın karıştığı bir pota
gibi.
Mesela, kumaş pantolonla giremezdiniz, kot olacak. Burası önemli...
14'ün değişik bir versiyonu olan 19'una sadece bir kere girdim; o
günlerdeki one&maybethird night stand'imin oranın müdavimi olan
bir grup arkadaşının sürüklemesiyle yeni yeni ''in'' olan
Touch-down'dan çıkıp gitmiştik ve aksi gibi üstümde takım elbise
vardı...
Uzun uğraşlar sonrasında ve ''tamam o zaman pantolonu çıkartır
girerim ama başıma geleceklerden siz sorumlusunuz'' diye velvele
yapınca, kapıya çıkan müdiresinin de tesadüfen lise arkadaşım çıkması
neticesinde
içeri bir ''istisna'' olarak alınmıştım...
90'ların ilk yarısında garip bir rota tutturmuştum ve genelde aynı
insanları görürdüm; mesai için ''Kart basan'' işçiler gibi yüzer-gezer
bir kitle vardı... Hatta neredeyse ''Yoklama Defteri''
tutulsa yeriydi.
Şimdi plazma tv'den klip gösterilir hâle gelen Hayal'de başlar gece, o
zamanlar cep yok, bardaki telefondan arandığımı bilirim; ''Smoke On The
Water'' ile orayı kapatır devam ederdik.
Ya henüz Üst-Kemancı olmamış
hangar gibi Taksim Sanatevi'nde kendimizden geçercesine dans eder ya
da Twenty'ye geçerdik. Köprü yanınca Kemancı, köprüaltını Taksim
Sanatevi'nin 1-2 kapı ilerisine taşımıştı oraya da uğrardık, sonra
Sanatevi, Üst-Kemancı oldu, Roxy açıldı. Mojo...
Hazır
bulunduğum muhteşem bir party ile açılan ama fazla yaşamayan Dadaist
vardı.
Rota arada değişse de gecenin üçünde Twenty'ye girdiğimi de
hatırlarım, çünkü eve dönüş yolumun üstündeydi sonuçta, uğramadan
gitmek olmazdı ama oradan çıkıp işe gittiğimi de bilirim.
Yine de, Çaplı'nın son şahaseri 2019 ayrı bir ''şey''di...
Sanayi
Mahallesi'nde hurdalar otomobiller arasında demir kafeslerde
dansçıların çıktığı, teneke varillerde ateşlerin yandığı ''Escape from
New York'' atmosferinde uçuk bir yerdi.
Tuhaf ötesi bir alanda dans
eden bedenler içinde eriyip kaybolurdunuz...
Sonra herşey yavaş yavaş silinmeye, farklılaşmaya, aynı tadı vermemeye
başladı.
Çaplı'nın yaptığı yerlerin taklitleri de çıktı, bugün de var ama...
Ben, onun diğerlerini etkileyen, şekillendiren yerlerini ve
diğerlerinin de çıktığı o dönemi, Manchester'ın Madchester olduğu,
Haçienda günlerine benzetirim...
Tıpkı, Fac 51 Haçienda'nın kapanışı nasıl bir
devrin sonuysa Çaplı'nın gecelerden çekilişi de öyleydi.
Bugün fazla
dışarılarda gezmememin nedeni, sanırım o zamanlardaki doygunluk ve her
şeyin taklit gelmesinden kaynaklanıyor.
Ultraspor-8
Şubat 2008
|