Orijinalini bundan 5 yıl
önce yazmış idim, o dönem eskiden kalma olduğum için
yeni yönetimiyle çalışmak durumunda kaldığım, bazı yazarlarıyla aynı
yerde görülmekten halen hicap duyduğum, kurtulana dek de akla karayı
seçtiğim gazetenin internet sitesinden de silindiği için, elimde sadece
404 veren linki ile bir çıktısı var; 3 yıl önce o günü de katarak
update etmişim, şimdi ise yine 2 sene geçti ve kaderin bir cilvesi olsa
gerek bazı şeyler aynı, bazı şeyler değişiyor; 5 yıl önce aynı çatı
altında olmaktan hicap duyduğum kimilerinin son kullanım tarihleri
geçiyor, bazıları ise gerçeği görmeye başlıyor; ne
demişti Martin Niemoller?!
Önce ilk orijinal
yazıyla başlayayım, arkasına 3 yıl önceki update'ini
katayım... Fakat en başta 5 yıl önce bir başkasının yazdığından alıntı
yapayım: ''Irkçılık
karşıtlığı, toplum için ırkçılık kadar büyük bir tehlikeye dönüşebilir.
İnsanlar haketmedikleri derecede tecrit, mağdur ve kurban olabilir.''
5 Yıl Önceki Yazı:
Doğup büyüdüğüm ve
hayatımın çoğunu geçirdiğim semtte, hayatımın merkezinde, her gün
önünden belki de defalarca geçtiğim yerde vurulmuş yatıyor ve o saatten
beri düşünüyorum... O saatten beri etrafa, gazetelere, televizyonlara,
aralarından geçtiğim çevik kuvvet timine, gecenin karanlığında
toplananlara, kalabalık dağılıp bir grup kaldıktan ve şiddetli yağmur
başladıktan sonra kaldırımda yanmaya devam eden mumlara bakıyorum.
Bir yandan kendime
bakıyorum.
Biz, ayrım
bilmezdik. (Ama 3 yıl sonra bugün bazı bildiğimizi sandıklarımızın,
sandığımız gibi olmadığını görüyorum... Ne yazık ki.)
Ailem ve
dolayısıyla kökenim kozmopolit, Çerkez de var ''içimde'' Selanikli de;
Bomonti'de, Osmanbey'de, Nişantaşı'nda, Şişli'de büyüdüm; 19 Mayıs
İlkokulu'ndaki sınıfımda Rum, Yahudi, Ermeni arkadaşlarım vardı,
birlikte oynardık, kimse kimsenin saçını çocukca sebebler dışında
çekmezdi; apartmanda komşularımız vardı, fark ne demekse, azınlık
neyse. Bunları bilmezdik. Yanımızdaki eski taş bina Rum ilkokuluydu,
ben ilkokulda, ortaokuldayken, bahçesinde yaşıtlarım dolaşırdı, cıvıl
cıvıldı, tenhalaştı, kapandı, ben büyürken metruk kaldı, içim sızlardı,
bir gün etrafını tahtayla çevirdiler... Çirkin bir işhanı oldu sonunda,
orada büyüyen, yüzlerini hatırlamadığım çocuklar nerede şimdi kimbilir?
Babamın bugün
oturduğu sokak, onun çocukluğunun geçtiği meydanın 50 adım ötesinde.
Bomonti'deki şimdiki karakolun yerindeki köşkte... ''Ma''nın yani
''annebaba''mın, Bulgar'ından Rum'una, Yahudi'sine, Ermeni'sine
komşularıyla, arkadaşlarıyla büyümüş, büyütülmüş; annem de öyle,
Teşvikiye'de, şimdi ki pek ''in'' Nişantaşı'nda geçmiş gençkızlığı,
İtalyan'da okumuş; onların jenerasyonu için çok şey ifade eden
''Nişantaşlılar Grubu''dan ikisi de... (İstanbul'un dokusunun
bozulduğu, köylüleştirilmeye başlandığı, sermayenin el
değiştirdiği) 6-7 Eylül'de Behçet Kemal Çağlar'la birlikte
yağmayı engellemeye çalışan dedem Avukat Tahir Olgaç, aslında onların
zamanında hep birarada, kardeşler.*.
Hayatımda
sarsıldığım, hayata bakışımı etkileyen günler vardır. İlki (şimdi
televizyon dizileriyle tarihi ve hafızası değiştirilmek istenen o kanlı
günlerde, o yıkıcı dönemde) Abdi İpekçi'yi duyup çocuk yaşımda
saatlerce ağlamamsa; biri gençliğimde her gün aldığım ve küpürlerini
hâlâ sakladığım Cumhuriyet'teki kavganın su yüzüne çıktığı, ortasına
hançer vurulduğu günlerse; biri de Uğur Mumcu'nun katledişinin haberini
İkitelli'deki Hürriyet binasındayken aldığım ve dünyanın başıma
yıkıldığı ansa... Diğeri Van'da şehitlerimizi yaslı ailelerine teslim
edişimizse, bir başkası da sokağımızın sinagogunda patlayan bombaydı...
Şimdi, bir sürü
televizyonda bir sürü ağız, bir sürü görüntü, bir sürü gazetede bir
sürü kalem (gerçekte bir kelâm etmeden)... Ertuğrul Özkök'ten (zerre)
hâz almam (şimdi düştü, düşecek diye vuran ya da altından koltuk
çekilince alkış tutanlardan değilim, en güçlü, en muktedir
zamanlarında, kimse yan bakamazken Hürriyet'in yazıişlerinde meydân
okumuş, kavga etmişim) ama ilk kez (belki de son kez) söylediklerinin
her cümlesine katıldım; Belki, alakasız gibi görünecek ama Cuma günü
(19.01.2007) Sabah'ın ekinde Mehmet Tez'in (Emre Belözoğlu) yazısını bu
aralarda okudum; sanırım Özkök'ün Cumartesi gecesi CNNTürk'te
söyledikleriyle Tez'in yazısı kendime ve etrafa bakışımla
çakıştı.
Kendime baktım;
Kemalistim, Mumcu'nun tarif ettiği gibi bir ''milliyetçi''yim,
''kuvvacı''yım, kozmopolitim, ''İstanbullu''yum, Türk'üm. Vedat Türkali
gibi, ben de ''Ne Mutlu Türk'üm demekten gurur duyuyorum ama sizi de
kucaklıyorum'' diyorum ama ''kucaklaşmayana da yapacak bir şeyim
yok''...
Bugün Mumcu'nun
bazı yazdıklarını aynen tekrarlasam ya da ''Güvercin''in mahkeme
kararını buraya harfiyen yazsam... Mustafa Kemal'in (bazılarınca
ısrarla yokolduğu iddia edilen) Bursa konuşmasını... Yahut Kurtuluş
Savaşı'nda Kazım Karabekir Paşa, nerede kime karşı savaşırken, kimin
desteğiyle nereye döndü diye sorsam... Asala'nın katlettiği
insanlarımızdan bahsetsem. Korkarım ''aşırılık''la suçlanırım. (Siyasi
çizgisine asla yaklaşmadığım rahmetli) Mehmet Gül ile Doğu Perinçek'in
birbirlerini sakinleştirdiği tartışma programı gibi bir ruh hâlindeyim
ve bu bana tuhaf geliyor. (Hâlâ da tuhaf geliyor...)
Stallone olayı
patlıyor ''Üç Buçuk'', ''Asala Militanı'' diye manşet oluyor; aynı gün
aykırı ''Güvercin'' vuruluyor.
Yazık ki, bence
''Güvercin'', sanılandan başka yerde, başka bir gün vurulmuştu; ''Orly
Havaalanı'na gidelim, Ermeni Soykırımı yoktur diyelim'' dediği gün
kader ağlarını örmüştü...
Türkiye'ye,
herkese başsağlığı diliyorum...
(22.01.2007 -Stargazete.com)
3 yılda ne değişti...
Ben, hâlâ asıl sebebinin yukarıdaki sözü olduğuna, oyunun büyük
kurulduğuna inanıyorum...
''Güvercin''in
şahin oğlunun söylediği gibi 100 yıl önce avdılar da şimdi yem mi
oldular? Öfkeyle söylense de, yazık ki birlikte yaşadıklarımızın
bilinçaltlarını gösteriyor. Çünkü 70'lerden
sonra hızla
yaşanan ve körüklenen köylüleştirmenin ürünüdür, ötekileştirme gibi
kavramlar. Bizim çocukluğumuzda kent kültürünün yıkılmaya yüz tuttuğu o
günlerde dahi Asala'ya rağmen yoktu böyle bir davranış.
Oysa bugün New
York'ta bile ''Türkler kaç Ermeni Öldürmüştür?'' diye ev ödevi
verildiği beyinlerin yıkandığı; Ermeni açılımının Erivan'dan
çökertildiği günlerdeyiz. New York'ta okutulanın %100'de biri tersten
bizde okullarda okutulsa, bizim özürcüler ayağa kalkar ama New
York'takine ses etmiyorlar... Fransa'da babasına çekmemiş Baskın
Oran'ın kızı sözde soykırımı kabul etmediği için ayrımcılık yapıldığına
dair dava açıp kaybediyor, bizde 2-3 satır ve 1-2 dakikalık haberlerle
geçiştiriliyor. 301'den bir dava olsa ayağa kalkanlar susuyor...
Medyamız tuhaf
çalışıyor. Avustralya Açık'ta ilk 5 günde yaklaşık 500 kişi olay
çıkarttığı için tribünler polis tarafından atılıyor; Hırvat İvo
Karlovic ile Çek Radek Stepanek'in maçında sandalyeler havada uçuşuyor,
tribünde tekme yumruk kavga çıkıyor, yaralanan oluyor, bizim medyada
yok kadar... Fakat Marsel İlhan'ın maçında 100 Türk tezahürat yapınca
üstelik Şililer'in başlattığı meşale atma da bizimkilere ihale edilip
''Görgüsüzler'' diye haber manşet yapılıyor.
Götürüp bir Sırp
ile Hırvat'ın maçına koyacaksın bunları tam kavganın ortasına ya da Rum
Baghdatis'in maçına Rum göçmenlerin arasına bırakacaksın... Görecekler
''Görgüsüzler''i...
Siz dua edin de
milliyetçi Rum Baghdatis ile Marsel eşleşmedi. Her maçı stadyuma
çeviren, olay çıkartan Rumlar az sayıdaki bizimkileri bir güzel döver,
Kıbrıs'ta savaş çıkardı!
Girişte yaptığım
gibi, Stallone haberlerinin manşet olduğu ve ''Güvercin''in vurulduğu
gün Mehmet Tez'in bir tesadüf eseri çıkan yazısından alıntıyı
tekrarlayarak bitireyim, Think Again:
''Irkçılık
karşıtlığı, toplum için ırkçılık kadar büyük bir tehlikeye dönüşebilir.
İnsanlar hak etmedikleri derecede tecrit, mağdur ve kurban olabilir.''
(Bu yazının orijinali 23 Ocak
2009'da yazılmıştır)
|