Ünlü
bir şahsiyetin kızı olmanın büyük faydaları vardır kuşkusuz; yaptığınız
''iş''te kapılar daha kolay açılır, daha hoş karşılanır, daha çok
övülebilirsiniz... Dolayısıyla, yazacağım sergiyle alâkalı ölçüsüz
beğeniler içeren yazılar .
Bu
kadar uzun bir girişten sonra asıl konumuza gelelim... Hissiyatımın tam
anlaşılabilmesi için de önce biraz vaktinizi çalıp kendimi
anlatacağım... Basketbol camiasındakiler bilir; 2000'lerin başında bir
fiil bir gazetenin sayfasında basketbol yazmaya başladığımdan beri
''Basın''a ayrılan yerde put gibi oturur, hangi maç olursa olsun, Milli
maçlar hariç, en ufak bir mimik yapmadan maçı seyrederim; defaeten
yazdığım gibi de basketbol benim ''Tarafsız Bölge''mdir. Bunu,
anlamayan ve mesela Fenerbahçe'nin İstanbul'daki Final-Four'un 3-4
maçındaki yenilgisinden sonra yazdığım ''Topu keser de atar da'' gibi
bir köşenin ardından ''takım değiştirdiğimi'', ''ihanet içinde
olduğumu'' sananlar bile çıkmıştı.
Uzun
zaman yazılarımı okuyanlar hangi takımı tuttuğumu eğer beni
tanımıyorlarsa anlamamışlar, başka başka takımlardan sanmışlardır ki,
futbol yazana da kadar çözememişlerdir. Eğer yeşil saha yazılarımı
okumadılarsa -ki öyle bir kitle var- halen de bilmezler. Ancak
konumankeni.com'dan sonra ben, tekrar rahat rahat tribünde oturdum.
Tabii ki, bu yayın politikamızla alâkalı değil, sitenin yayın
politikası benden bağımsız. Fakat burada ben kendi rahatlığımı
sergileyebilirim. İnce bir çizgi. Diğer yanda sonuçta bir gazetede
yazıyorsunuz, zaten az olan basketbol köşelerinden biri size ayrılmış
orada saf basketbol yazmanız lazım. Özellikle de, o vakitler de pek de
takip edilmeyen kafa çevrilip bakılmayan, yazılmayan bayan basketbolunu
da yazıyorsanız... Daha da put gibi renksiz durmanız ve sadece
basketbolun kendisiyle coşmanız gerekir. Bu alışkanlığımı
Megabasket.net'te yazarken de sürdürdüm. Aslında, bundan sonra da
sürdüreceğim. Sadece küçük bir kaçamak yaptım.
O
yüzden Perşembe akşamı 10 yıldan beri ilk kez bir basketbol salonuna
boynunda Sarı Kırmızılı kaşkolla girdiğimi görenler şaşırdı. Hatta ne
yapıyorsun çıkart şunu hiç takmadın uğursuz gelir filan diyen gafiller
bile çıktı. Halbuki o kaşkol UEFA Kupası görmüştü ve ben, bütün
totemleri yapmıştım; maç öncesi ve içinde de yapmaya devam ettim.
Ve
Galatasaray'ın Dişi Aslanları Kursk maçından sonra 2. baş
kaldırışlarıyla çocukluğumuzdan beri hayalini kurduğumuz o kupayı
havaya kaldırdı.
Halen yazarken bile titriyorum.
Maça
geçersek; kazanılmış ve kaldırılmış, müzeye götürülmüş bir kupa sonrası
hayatında ilk kez ''Kız maçı''na gelmiş, yorumlamış veya yazmış olanlar
gibi arada abuk sabuk övgüler düzmek kolaydır. O yüzden bir 24 saat
bekledim, of course ''Hani bir daha kız basketbolu yazmayacaktın''
diyenler de çıkacak.
İstisnai bir durum...
Sahada
olup bitene geçmeden önce bir eleştiri... Kutlaması layıkıyla
yapılamadı. Takımın kupayı almak için dönüşü sesle-ışıkla daha iyi
organize edilebilirdi. Kapıya üstü açık otobüs getirilip salonda
dağılmayın hep birlikte Taksim'e tura gidiyoruz diye anons
yapılabilirdi. Evlerindeki taraftarlar sokağa dökülebilirdi. Darısı
gelecek kupaya...
Övgü kısmını tezahüratla, sarılarak, öperek, söyleyerek yaptım...
Gelelim
işin saha tarafına; ilk devre bittiğinde tek bir şey söyledim,
''Sonunda o 4 sayıyı dilerim aramayız ve yanmayız.'' İlk devre 2 defa
milisaniye farkı ve biraz da hakem kararıyla 24 saniye dolarken giren 2
atış sayılmadı.
En
büyük korkum 3. periyotun başıydı. Tıpkı İtalya'daki ilk maç gibi
Taranto, bir tarantula gibi ağını örecek ve presleyecekti. Orayı
kıramazsak, o baskıyı üzerimizden atabilecek yırtıcılığı gösteremezsek
bir anda tıpkı İtalya'daki ilk maçta olduğu gibi ne olduğunu
anlayamadan tepetaklak gider, kontrolü ve maçı kaybederdik.
Beklediğim
gibi 3. periyot başında tarantula harekete geçti ve sıkışmaya, hücumda
potayı görecek delik bulamamaya, hata yapmaya başladık ve herşeyi
kaybedebilecek bir noktaya sürüklendik.
Maç
içinde ara ara hücumda çok durarak oynandı ve sete sette sıkışıldı. Bu
daha çok oyunkurucu olarak Tuğba Palazoğlu'nun oynadığı dönemlerdi.
Bazen de hücumda çok fazla Augustus arandı, insiyatif kullanmaktan
kaçıldı.
Kursk
maçından sonra Taranto biraz anlaşılamadı. Taranto, Kursk'tan 2-3
gömlek üstündü çünkü disiplinin yanında Batkovic gibi müthiş bir pivota
Mahoney, Godin, Greco, fazla göze batmasa da pis işleri iyi yapan
Ilisaine David gibi silahlara ve yüksek fizik kapasiteye sahipti. Kursk
gibi silahları sınırlı değildi.
O
korktuğum tünele girince herşey pamuk ipliğine bağlı hâle geldi. 3.
periyot ortasında fark eriyip baskı arttınca, psikolojik 10 sayılar
barajı çatırdamaya, eller titremeye atışlar, fauller kaçmaya başladı.
51-49'a kadar indik.
İşte
oralarda kırılmama, ayakta kalma azmi gösterildi; bunda taraftarın
yarattığı ortamın, tezahüratın ateşlemenin, Coach Okan Çevik'in
hamlelerinin, Augustus'un winner ruhunun, takımın toplu olarak tekrar
kafasını kaldırmasının yani psikolojik barajı ayakta tutan pekçok şeyin
payı vardı.
Zaten
buraya gelinirken, Cem Akdağ'ın istifasının ardından yaşanan Fetret
Dönemi'nde gölge coach gel-git'inden sonra her sabah yeni bir Coach adı
telaffuz edilirken giderek dağılan oyuncu kafalarını... Göreve
getirilişiyle -ki bu sezonki en doğru ve iyi karar da budur- tekrar
birleştirip düzenleyen ve taktik oturtan Coach Okan Çevik'in payı
buzdağının altı gibi büyüktür. Eğer Çevik olmasaydı bu kupa da olmazdı.
Maç
içindeki o psikolojik baraj yıkılmayınca takım, son yılların en
muhteşem, en Spor-Sergi'vari taraftarının da arkadan itmesiyle geri
döndü ve neyse ki maç uzatmaya gitse de finalde ilk devredeki o 4
sayıyı aramadık.
Hakikaten Rocky Balbao gibiydik, İtalyanlar tam nakavt ettik derken neye uğradıklarını anlayamadan kontraları yediler.
Bunun
dışında iki ayrıntı var, kupayı getiren birincisi Okan Çevik'le
birlikte başlayan zengin kadronun olanaklarını daha verimli kullanmak.
Sezon başından beri göremediğimiz pivot oyunları, 3 saniye içindeki
post-pivot oyunları ve disiplinli savunma...
Taranto'nun
Augustus üzerinde Işıl Alben üzerinde baskı kuracağı kesindi. Ne
yapıldı, 3 saniye koridorunda Augustus, içeriye girdiğinde savunmayı
büzüştürüp hazır bekleyen Sophia Young'ı besledi. Bu türden bir oyunu
daha önce görememiştik. Cumhurbaşkanlığı Kupası sonrası neredeyse
âtıl kalan Kress kullanıldı. Dolayısıyla hep zengin kadro dediğimiz ama
sahada pek göremediğimiz o ''zengin''liği ve oyun derinliğini,
çeşitliliğini gördük. Eğer tek bir silaha bağlı kalınsaydı olmazdı.
Son
bir söz, bu kupada Sayın Faruk Süren zamânında başlayarak bayan
basketboluna verilen önemin ve EuroLig üçüncülüğünü getiren o günlerin
yaratıcılarının, Spor Sergi günlerinde alt-yapıdan gelen ruhun, Koray
Mincinozlu'nun yetiştiriciliğinin de gizli payları vardır. Ben, bugün
sahada ve görevde terlerini akıtanların yanında onları da tebrik etmek
istiyorum.
|