Kesin
karar verdim, bu Fransızlardan nefret ediyorum; hiçbir Fransız, bugün
itibarıyla dünyanın her-hangi-bir, evet herhangi bir yerindeki hiçbir
kimseye medeniyet, adab-ı muaşeret dersi veremez, yapabileceği tek şey
utanç duymaktır.
Bir
milletten hatta bir ırktan, kentten, ülkeden toptan nefret edebilir
misiniz, istisnasız bütün hücrelerinizle kayıtsız ve şartsız bir nefret
taşıyabilir misiniz?
Cevapları duyar gibiyim ben faşist miyim?!
Ne
kadar basit değil mi... Bir kavrama referans vererek ve omuz silkerek
herşeyden kurtulmak mümkün. Oysa bunun için faşist olmaya, faşizan
olmaya gerek yok ki, komünist de olabilirsiniz, bakınız Kuzey Kore...
Ver fırsatı, katıksız nefretleriyle ne kadar Japon varsa anında kör
palayla doğrasınlar.
Daha bu kavramlar ortada yokken mesela, İspanya'dan Yahudileri; Rusya'dan Çerkezleri kovmadılar mı...
Ege
kıyılarında gezdiğiniz harebelerin, tapınakların, kalelerin nelerden
geriye kalan antik kalıntılar olduğunu, oralarda yaşayan insanların
başına neler geldiğini sanıyorsunuz... Fransa'da bir gecede yapılan
tarikat-din katliamlarını...
Din uğruna, ticaret uğruna, güç uğruna... Kanla boğularak soyu kazınan kaç aile-millet-devlet var tarihin sayfaları arasında...
Son
Papa XVI. Benedictus'un da aralarında olduğu Alman gençliği Heil Hitler
diye sağ kolları havada Roman Salute Roma Selamı ile Berlin
sokaklarında uygun adım resmi geçit yapalı; Il Duçe'nin Kara Gömleklileri Roma gecelerinde meşalelerle yürüyeli, Venedik'in
ünlü Piazza'sını İtalyanlar hınça hınç dolduralı; Vichy, kapkara
dumanlarını savura savura hınça hınç dolu ölüm trenlerini katar katar
göndereli; Stalin'in Sibiryası'nda ölümüne çalışma kampının kapıları
açılalı; Ku Klux Klan, Mississippi'yi yakalı beri... Daha ortalama bir
insan ömrü kadar geçmedi...
Naim Süleymanoğlu'nu nasıl
getirmiştik Türkiye'ye; unutunuz belki ''Belene'' bir televizyon dizisi
değildi sadece... Bakmayın siz Denktaş bu kadar inat etmeseydi Kıbrıs
sorunu çoktan çözülürdü diyenlere, Kayıp
Otobüs'ün yolcuları daha yeni bulundu, ruhları yeni rahata erdi...
Dolayısıyla kim kime demokrasi-insanlık dersi verebilir ki...
Bugünlerde
Eurosport'a bağlı bir hayat geçiriyorum, gündüzleri tenis ve bisiklet,
geceleri de NBA seansları var ve kesinlikle Fransızlar'dan nefret
ediyorum. Tamam, bugüne kadar hayatıma pek çok Fransız girip çıktı,
hayatımda izler bıraktı...
İlk gençlik aşkım Fransız'dı mesela,
görür görmez vurulmuştum, hâlâ da benim için çok özel bir yeri vardır
Sophie Maupu'nun; büyülenmiştim, saf ve pürüzsüz sadelikteki güzelliği
karşısında...
Gerçi benden biraz büyüktü ama o zaman
bilmiyordum; gerçek soyadının da Marceau olmadığını da çok sonra
öğrendim. Akıl hocası Jean Paul Sartre'ı, özenilen ağabey Jean Paul
Belmondo'yu; rahmetli olmuş eksantrik teyze Edith Piaf, komik amca Luis
de Funès, sonraları tanıştığım Lautreamont'u ve tıpkı basımına sahip
olduğum ''Manifeste du Surrealisme'' ile Dada'cılara, Vernon Sullivan
yani Boris Vian'a daha pekçoğunu sayabilirim kuşkusuz... Vakti
zamanında dumanını zevkle savurduğum Gauloise, Gitanes... Sorbonne'dan
mezun olan birine bakışım her zaman farklıdır. Fakat Fransızlarla
rölasyonum ve onlarla bakışım son bir kaç yılda değişmeye başlamıştı.
Kompleksli,
kötü niyetli, içten pazarlıklı, haris ve saygısız olduklarını düşünmeye
başlamıştım. Fransa Bisiklet Turu boyunca medyasının Lance Armstrong'a
yaptıkları soğutmuştu. L'Equipe gibi bir gazetenin, Le Monde gibi bir
gazetenin sayfalarca yalan yazabildiklerini ve koskoca üniversite
laboratuvarında sahte rapor düzenlenebildiğini ve bu ortaya çıkınca
sahte doping testini gayet pişkince laborantın hatası olduğunu ve
kovduklarını açıklayabildiklerini, saygın medyalarının
sahtekârlıklarını küçük bir haber olarak geçiştirebildiğini...
Bu
yıl geri dönünce, Organizasyon Komitesinin Fransa Bisiklet Turu'na
katılacaksa saç örneği de vermesi lazım deme ve bunu talep etme
cürretini göstermesini, bunu da ''Lance Armstrong'un herkesten ne farkı
var, kimseye iltimas yapamayız'' diye bir şık kılıfla sunmayı
becerdiklerini... Medyalarının da yine ve yüzsüzce ''İşte bu sefer
Lance'in maskesi'' düşecek havasına yayabildiklerini gördüğümde daha da
soğudum. İspanya'da düşüp köprücük kemiğini kırınca düğün bayram
ettiklerini gördüğümde ise midem bulandı.
Çünkü bütün bunların altında tek bir kompleks yatıyor; Tour de France yerine ''Tour de Lance'' denilmesi...
Benzer
bir durum, benzer bir kompleks ve gözü dönmüş açlık teniste de var.
Roland Garros'ta yaşananlar Fransızlar için bir utanç vesilesi olmalı.
Utanacak yüzleri varsa tabii ki... Artık, hiçbir Fransız bu olanlardan
sonra medeniyet, adab-ı muaşeret dersi veremez. Bu yaptıklarını biz
yapmış olsak eskaza esefle kınarlar, bizim ABperverler de özür
kampanyası başlatır.
Kortta Marat Safin, karşısında genç bir
Fransız zenci çocuk... Safin, artık kariyerini bitirme kararı vermiş,
son kez Fransa'ya gelmiş, vedâ turlarında ATP'nin 1 numarasına kadar
çıkmış, soyu tükenmekte olan bir neslin örneği, maçtan sonra da
öğrendiğimiz gibi Fransız çocuğunun da ''İdolü''... Maç başlıyor, çocuk
fena değil diri, güçlü; Safin zaten uzun zamandır tekaüt gibi... Tamam
maçı kendi evladınızın kazanmasını isteyebilirsiniz, destekler,
alkışlar, teşci edebilirsiniz fakat kortun, tenisin bir adabı vardır,
tiyatro gibidir, öksürmek için bile topun ölmesini beklersiniz. Oyun
oynanırken ayakta gezemezsiniz. Hakem ''Sessizlik lütfen'' dedi mi
susarsın. Oturup kalkmana, kılık kıyafetine dikkate edersin.
Kortun
en pahalı yerinde oturmuş, gayet şık blazer ceket, kravat, güneş
gözlüğü yanında döpiyesli şapkalı şık bir kadın... Adam, oyun
oynanırken hem de Tie-break'te hem de tam servis atılacakken kalkmış
bağırıyor!
Safin'e yapmadıkları tacizi bırakmadılar,
ıslıkladılar, her sayısında protesto ettiler, Moralini bozacak herşeyi
yaptılar, hakemin ''Sessizlik Lütfen'' anonsu bile bunların bağırtıları
arasında duyulmadı. Safin hani sinirli bildiğimiz adamlardan biri valla
kuzu gibiymiş ya da artık sinirlerini aldırmış; John McEnroe olsa kesin
tribüne çıkmıştı kavga etmeye.
Safin gibi birisi, böyle bir Grand Slam'de bu muammeleyi hakketmemişti.
 Benito Mussolini Piazza Meydanı'nda halka sesleniyor Il
Duçe Mussolini, soldaki balkondan Venedik'in ünlü meydanı Piazza'da
toplanan halka hitap ediyor; İtalyan halkı dinliyor, Salute Il Duçe
diye bağrıyor, fotoğraftaki gri lekeler çoğu ''Kara Gömlekli'' İtalyan
halkı...
|