Fenerbahçe'nin İmparatoriçeleri
Potaların
altında gözkamaştırıcı bir imparatorluk kuran Fenerbahçe'nin
Kraliçeleri, bir yılını sürgünde geçirdiği 8 seneden sonra geri dönüp
tahtı almak için iktidar savaşında girişen Galatasaray'ı mağlup etmeyi
başardı.
Önce
Dişilerin iktidar savaşından arda kalanlar ve en sonda da sanatsal
PS'imiz var...
Belki
de, artık Dişi Kanaryalara, İmparatoriçe demek gerekiyor. Bunu da
hakkediyorlar, çünkü Sarı Kırmızılılar'ın hegemonyası altında geçen
yıllardan sonra iktidarı ellerine aldılar ve küçük ''darbe''ler dışında
da egemenliklerini korudular.
Onları tebrik etmek; dahası
Başkanları Aziz Yıldırım'ın rakibelerini ayakta alkışlaması gibi,
Fenerbahçeli basketbolcuları ve bu imparatorluğu koruyan, geliştiren,
devrilmez yapan ''Dük'' Zafer Kalaycıoğlu'nu da alkışlamak gerekiyor.
Caferağa'yı
her maç dolduran, çoğu salonda gördüğümüz ve kim ne derse desin ezeli
rekabetin doğasında olan kimi taşkınlıkların ötesine geçmeyen Sarı
Lacivertli taraftarları, özellikle de yıllardır Kraliçelerinin
arkasında azimle duran ''Basketbol Şövalyeleri''ni de takdir etmeliyiz.
Çünkü sadece finalde salona gelmediler, hep oradaydılar.
Galatasaray'a
gelince, Fener'i geçen sezon hiç yenemeden yarıfinalde elendikten
sonra, bu sezon ilerleme kaydettiler. ''5 Buçuk'' oyuncuyla mücadele
ettikleri final serisinde, belki takdiri hakkettiler ama şanlı bir
''Kanije Savunması''nın ötesine geçip kazanamadılar. Tarih kaybedenleri
pek hatırlamaz. 2007-08 Şampiyonu Fenerbahçe unvanının yanına ''(ama
ama Galatasaray da kısıtlı kadroyla çok iyi mücadele etti)'' diye
yazılmaz...
Gerçekten tadı damağımızda kalan, adrenalin
seviyesi yüksek bir final serisi seyrettik. Aslında, kimse bu kadar
büyük bir çekişme beklemiyordu. Türkiye Kupası'nın yarıfinali
hatırlanırsa, final serisinin de benzer bir havada geçeceği, kadrosu
sezon içinde daralan Aslan'ın, başta Cappie Pondexter gibi enva-i çeşit
silahı bulunan Kanarya önünde süpürülüp gideceği tahmin ediliyordu.
Sophia
Young, Petra Petra Ujhlelyi ile ''Buçuk'' Didem Sarıca'ya karşı...
Nevriye Yılmaz, Tamara Sutton-Brown, Ebony Hoffman, Gergena B. Erdenay,
hatta Mine Bakırcıoğlu'nu yazmak bile dengelerin ne kadar bozuk
olduğunu, Kanarya'nın ne kadar ağır bastığını göstermeye yetiyor.
Fenerbahçe, bu ''Ağırlık'' farkının tam hakkını verememesine rağmen,
yine de bu ''Ağırlık'' farkı sayesinde şampiyonluğu kazandı.
Burada
maç içindeki taktikler, çözümler, hamleler kadar, Coach Kalaycıoğlu'nun
kadroyu baştan kurarken sağlam bir yapı oluşturmasının ve ardından
yaptığı Ebony Hoffman hamlesinin şampiyonluğun yolunu açtığını görmek
lazım... Coachluk, sadece taktik yapmak, takımı maçta yönetmekten
ibaret değildir çünkü...
Finalin, şampiyonluğun başaktristi
Cappie Pondexter'dır, MVP'dir, sinirlerine hakim olduğu son maçta
özellikle 2. devrede attığı kritik üçlüklerle Aslan'ın direncini
kırmıştır, iyi de savunma yapmıştır ve Moskova'ya gidecek olması sadece
Sarı Lacivertliler için değil, Türk basketbolu için de seyirlik bir
kaybıdır... Fakat, finalin anahtar faktörleri, asıl kahramanları
içerideki ağır işçi Ebony Hoffman ile takımın giderek gelişen beyni
Birsel Vardarlı'dır.
Fenerbahçe'yi bir kez daha tebrik ederken,
dedikoduların yalan çıkacağını ve yatırımı kesmeyeceklerini umduğumu
söylemeliyim. Bir de ''basketbol potasının altı benim tarafsız
bölgemdir, oraya fanatikliği sokmam, subjektif bir objektiflikle
yazarım, kimse gerçekten objektif değildir'' diye tekrar hatırlatayım...
PS: Sanatsal Eylemler...
Kaç
vakittir yazmadım diye, sanat aleminden uzak durduğumu sanmayın...
''Foto'' Juergen Teller'in söyleşine de katıldım, fakat dillere destan
sergi açılışı ve after-party'ye gidemedim ne yazık ki, çünkü tam da
şampiyonluk gecesine denk geliyor ve Oftaş maçıyla aynı saatte
başlıyordu ki bu organizasyonu aynı gün ve saate denk getiren zihniyeti
şiddetle kınıyorum! Neyse ki, o gece Türkiye'nin en büyük açık hava
partisinde şampanya patlatarak hayli eğlendik.
Sanata spor
katmayalım... Teller'in zaten çoğunu bildiğim fotoğraflarının asılı
olduğu ''Nürnberg'' sergisiyle birlikte Simon Periton'un ''Bir Yığın
Kelebek'' adlı sergisindeki cam üstüne yaptığı işlerini de gördüm.
Galerist'teki sergiden çıkarken ağzımda hafif küflü bir ''Kitch'' tat
kaldı.
Neyse, havalar ısınmasıyla birlikte sanatsal olaylar da
arttı, ben de eskisi gibi bol bol yazacağım... Bu sergilere ve ''Simon
Periton'u anlamak ancak onun işlerinin sembolize ettiği derinliği
anlama kapasitesine sahip olanlar için mümkündür''(*) gibisinden
laflara gelecek PS'te döneceğim ama asıl ''ukde-i derun'' başka...
Geçenlerde
Hou Hanru'yu ne kadar özlediğimi farkettim derinden derinden, bir de Ha
Za Vu Zu'yu ve ''Dişlerimiz Tertemiz Olacak'' gösterilerini dişlerim
kamaşarak hasretle anıyorum... Keşke yine yapsalar yine gitsek!
Sayelerinde
bayağı eğlenmiştik geçen sonbahar Bienal'de, modern sanat aşkıyla
coşmuştuk; bakalım, 2009'daki Bienal'imizde Zagrebli kızlar grubu
''5N1K'', pardon ''What, How & For Whom'' neler yapacak...
Sosyal
içerikli sosa bulanmış feminen bir sanat kreasyonu bekleyebiliriz.
Yalnız, şunu da merak etmiyor değilim... Acaba, WHM Grubu da,
demokrasinin beşiği (!) Çin'den gelen küratör Hou Hanru gibi bize barış
ve birlikte yaşama kültürü, çoksesliverenklilik gibi konularda ders
vermeye kalkışacak mı?!
Hou Hanru'nun, ana mekân Antrepo 3'ün
duvarına neonla yazılan ''I Believe in Angels''i dışında pek de
''İyimserlik'' ile alakası olmayan eser seçimleri ve ''Kemalist proje
tarafından savunulan modernleşme modelinin yine de sisteme dahil bazı
çözülemez çelişkiler ve ikilemlerle dolu, tepeden inme bir dayatma
olması'' gibi kulaktan dolma 2. Cumhuriyetçi ''tahlil''lerinden sonra
WHM, ne ''dersi'' verecek, acaba 10 üzerinden kaç alacağız, sınıfı
geçebilecek miyiz?! Hakikaten merak ediyorum...
(*) Galerist'in
yayınladığı ve zevkle okuduğum gazetenin Mart-Nisan 2008 sayısı, Syf
24, Şebnem Kırmacı-Simon Periton'u anlamak...
Megabasket-15
Mayıs 2008
|