Erivan'ın
neyi meşhurdur?!

Tarafsız
olarak, sanki Zanzibarspor ile Katmandu Lamabirlik maçını seyredermiş
gibi bakarsanız, gayet sıkıcıydı. İlk devre bitene kadar uykunuz gelip
sızabilir yahut da zaplayıp geçebilirdiniz, ola ki Zanzibarlı bir
dostunuzun evinde misafirliğe gittiyseniz mecburiyetten izlemek zorunda
kalabilirdiniz. Eğer, bir filmmiş gibi görürseniz, sanat yapmakla adamı
sıkıntıdan patlatmak arasındaki ince çizgiyi kaçırmış bir yönetmenin 3
saat 45 dakikalık ''eseri''ni daha antrakt olmadan terkederdiniz...
Önce Ermenistan'ı 2-0 yendiğimiz Milli Maç, ardından da konuyla ilgili
PS var...
Hayatları
boyunca futbolu, 22 aptalın bir topun peşine düşmesi ve onlardan daha
salak bir güruhun ağızlarından salyalar saçarak seyretmesi olarak gören
birtakım dantellerin, AB'perver demokratların sandığı gibi futbol, hele
de adı üstünde Milli Maçlar, öyle halkları, kültürleri filan birbirine
yaklaştırmaz; köprüler de kurmaz... Şu 90 dakikadaki futbol ancak ve
ancak adamı futboldan soğuturdu! O kadar kötüydü ve bir-iki dakikası
hariç o kadar kötü oynadık ki... Tamam, şartlar gerçekten felaketti.
Belli ki zemin, patates tarlasına çim ekilip öyle futbol sahası haline
getirilmişti. Yer kötüydü ama gök daha da kötüydü. İkinci devre bizim
kaleye doğru esen rüzgar birara 4. kategoriden kasırgaya çevirdi. Yine
de, beter futbolun nedeni bunlar değildi.
Rakibin düşük futbol
seviyesi, mümkün olduğunca sizin oyununuzu bozmaya çalışması, kibar
sertliği vs vs vs... Bunlar da değildi...
Herşey psikolojikti.
Ne
sahadaki 11 kişi, ne kenardaki antrenör, hiçbiri Ermenistan'a yenilen
adamlar olmayı istemezdi. Siz, bırakın çiçek-böcek edebiyatını... Onlar
fasarya!
İşin doğrusu, Volkan 90 dakika, hele de kendi kalesine
esen mini Gustav Kasırgası altında geçirdiği ikinci 45'in her
saniyesinde, topun her bizim yarısahayı geçişinde, rakibin her 18'e
doğru gelişinde... Bir hata yaparsam, bir ters top gelirse, bir gol
yersem sokağa çıkamam diye kendi kendini yemiştir. Fatih Terim'in
gözünün önünden kimbilir neler geçmiştir... Tuncay Şanlı, Mevlüt'ün
kaçırdığı her pozisyon sonrası ben kaçırsam başıma neler gelirdi diye
içinden geçirmiştir.
Bunun adı korku değil, erkek çocuk psikolojisi ve çok da doğal.
Irkçılıkla,
aşırı milliyetçilikle uzak yakın alakası yok, bu futbol... Futbolun
içindeki endüstrileşmemiş, yapaylaştırılmamış öz, ruh bu...
Diyeceksiniz
ki Ermenistan takımı için geçerli değil miydi benzer şeyler. Bir bakıma
doğru ama, onlar zaten hep mazlumu oynamışlar, o role bürünmüşler.
Dolayısıyla, kaybettiklerinde bahaneleri bol. Fakat, bizim takımın öyle
bir hâli yok, kimliği yok. O yüzden maçın ağırlığı, gerilimi bizim
üstümüzdeydi. Taşımakta zorlandılar ama kazanmayı da bildiler.
Terim'in
Duble Kazım'ı sokuşu ve dizilişte yaptığı oynama sıkıntıyı aşmamızı
sağladı ama Tuncay'ı alıp Ayhan Akman'ı sokması bile o psikolojik
havanın etkisiydi, sağlama almak istedi sonucu. Hep riske girmeyi seven
Imperatore, bu sefer garantiye oynadı, istediğini aldı.
Ay Yıldızlılarımız alnı ak, göğsü kabarık, başı dik zaferle geri döndü.
PS: BİLMEZDİK BİZ, BÖYLE ŞEYLER...
Sözkonusu
olan Ermenistan maçı olunca yaratılan atmosferden sıkıldım. Bir kere bu
Ermenistan'la yapılan bir Milli Maç, buradaki Ermeni asıllı Türk
vatandaşları ile yapılan bir maç değil. Puan mücadelesini onlara karşı
vermiyoruz ki, çoğu kez ''Asıllı'' demek bile bana tuhaf gelir.
Arkadaşım, dostum, komşum, rakip takımın sevgili amigosu sonuçta...
İstersek, kurar karma 2 takım bizim ilkokulun bahçesinde mini kale
oynarız ya da ben de oynayabilir miyim der girerim maça dert değil.
Fakat bu, bir Milli Maç idi, sözde soykırım heykelinin olduğu Erivan'da
oynandı ve kazandık. Bitti. Buradaki aşırılar hariç, herkesin tuttuğu
Milli Takım'ın ortak olduğunu çok çok iyi biliyorum.
Aslında,
öyle bir ruh haline mahkûm edildik ki, doğru anlaşılmak veyahut da
yanlış anlaşılmamak için, çocukluğumuzdan beri yetişme ve yetiştiriliş
itibari ile doğal olan şeyleri dahi izah etmek zorunda kalıyor olmak,
zorundaymışım vehmine kapılıyor olmak... Hakikaten zor.
Bunun
sosyal, politik bir sürü nedeni var fakat hani İstanbul Kültürünün,
İstanbulluluğun yıkılışına ve bunun yolaçtıkları bile bir yazı değil
birkaç kitap gerektirir.
Dolayısıyla, ilkokulumdaki sınıfımda,
ailemde, çevremde böyle bilmediğim, öğrenmediğim için halen bazı
şeylere çok çocukça baktığımı... Benim için doğal bazı kavramları,
yetiştirilme biçimimden gelen olası farklılıkları, bunları sonradan
öğrenenlere, görenlere anlatmam güç.
Fakat, şunu söyleyebilirim
hani Diğeri, Öteki, Diyalog gibi aslında temelinde, bilinçaltında
''Ayrımcılık'' yatan ama sanki ''Ayrımcılığa karşı'' duran sonradan
getirilme kavramlar filan var ya, onlarla büyümedim.
Sonradan edinip giyinmeye de çalışmadım.
Bize
verilen ''Terbiye'' farklıydı. Biz, böyle yapay tavır ve kavramlarla
büyümedik, büyütülmedik. Ben, Şişli 19 Mayıs İlkokulu'nun sıralarında
yanyana oturduğum arkadaşımla, apartmanımdaki komşumla kültürlerarası
diyalog, ötekini anlamak gibi yapay dertlerim(iz) hiç olmadı.
Çünkü
bilmezdik biz, böyle şeyler. Yoktu bizim zamanımızda... Hem de Asala'ya
rağmen yoktu. Asala diplomatlarımızı vurduğunda dönüp yanımızdaki
arkadaşımızın saçını çekmezdik, onu sorumlu tutmazdık, hatta insanlar
birbirlerini teselli ederdi.
Çok sevdiğim bir arkadaşımın dediği
gibi: Atina'daki veya İstanbul'daki tavernada yapılmaz İtdalaşı,
Ege'nin Uluslararası Hava Sahası'nda yapılır...
Ultraspor-8 Eylül
2008
r
|