Yazmak
kabullenmek midir yoksa el sallayarak gitmek mi?
Hayatımın en zor yazısı, ne desem de, nasıl tarif etsem de kifayetsiz
kalacaktır; en tarifi olanaksızı anlatacağım,
anlatabileceğimi hiç sanmam, mutlak eksik kalacak, onun şanına denk
düşmeyecektir. Hani 21
gram derler ya... Benim ruhumun da 10,5 gramı, 10,5 gramım öte dünyaya
göçtü...
Babasını kaybetmek, bir sevdiğini kaybetmek, hele evladını
toprağa vermek acıdır, herkes için acıdır, herkesin acısı kendisine
büyüktür fakat benim Çelik Bey ile son dönemde taktığım lakabıyla ''Muazzam Karşılık'' Çelik Bey ile
ilişkim baba-oğul'un çok ötesinde hani ''arkadaş gibi'' olmanın dahi
dışındaydı. Di'li Miş'li geçmiş kullanmak
dahi acı verici...
Teşekkür İlanı
Bir tür tuhaf siyam ikizi
gibiydik... Ağabeyim ya da arkadaşım sanıldığı çok olmuştu. Ayrılmaz bir ikili gibi, askere gittiğimde bile her haftasonu
özellikle de Şütte'den sevdiğim herşeyi alır gelir Nizamiye'de resmen
piknik yapardık...
Galatasaray
Divan Azalığı'nı bile kaderin hoş bir süprizi sayesinde birlikte
almıştık. Beni vakti zamanında Küçük Aza yaptığından 5 yıl fazladan
kıdemim vardı, hep ben senden 1 sene önce Divan Aza'sı olacağım derdim,
son tüzük değişikliği sayesinde aynı gün törenle olduk. Eğer son
ameliyatı ertelenmese normal zamanında yapılsaydı o tören günü
hastahanede olacaktık.
Şimdiyse yeni
bir hayat başlıyor... Ondan sonraki hayata adapte olmam, artık
hayatımda ol(a)mamasının doğurduğu derin boşluğu(nu) doldurabilmek
olanaksız.
Her daim ona akıl danışırdım ama Star gazetesinde basketbol
yazdığım yıllar boyu köşeyazımın olduğu her maçta önce ona okudum,
sonra gazeteye geçtim; bilmeyenler için maç
bittikten sonra en fazla 15-20 dakika içinde göndermeniz
gerektiğini söylemeliyim. Hakeza gazetenin internet sitesine yazdığım
diğerlerini de ona okumadan onun süzgeçinden eleştirisinden geçirmeden
hiç online etmedim.
Herhangibir
şeyi onunla paylaşamamak ya da tartışamamak, birşeyi onsuz yapmak, hele
ki her daim onunla birlikte yaptığımız rutinlerimizi yapamamak...
Yahut da mecburen yapacak olmak...
Canımız
sıkıldıkça ''Hadi bir Ma'ya gidelim'' der Beşiktaş'a inip motorla
Üsküdar'a geçer kabristanın yokuşunu merdivenlerini totoş potoş
tırmanır; rahmetli annesi ''annebaba''m Macide'yi, ondan sonra İsmali
Bey ile Murat Bey'i, Eninim Coşko Coşkun
Bey'i ziyaret eder, onlarla ayrı ayrı dertleşir, konuşur dönerdik. Her gidişte gülümüzü kontrol ederdik, o gül çok önemliydi, çok çok sevdiği
dedesi İsmail Hakkı Bey'in koynuna babası Murat Bey girdiğinde mezar
açılınca kurudu diye kenara koyulan gülü kendi elleriyle tekrar dikmiş,
gül de İsmali Bey ile Murat Bey buluşunca coşmuştu. Her sefer bana
tembihlerdi, ''ben de girince...'' diye, lafını keser ''ooo o gün
gelsin de'' der yürürdüm... O gün ne yazık ki geldi ve bu sefer o gülü
ben diktim.
Artık, ben kendi başıma gidececeğim, canım sıkıldıkça, dertleşmek istediğimde. Yanımda İsmali Bey ile anılarını
anlatacak Çelik Bey olmayacak.
''Kör ölür badem gözlü olur'' derler ya, o hep badem gözlüydü... Eski İstanbul Beyefendisi, Nişantaşılı, her daim janti, klas. Hani
Şeytan Tüyü var derler ya öyleydi... Neredeyse bütün sevgililerim benden
çok onu sever, ayrıldığımızda benden çok onu kaybettiğine üzülür,
benden gizli arayanlar olurdu.
Kendimle
ve ilişkilerimle dalga geçmek için söylediğim bir şey vardı; hayatımda
çok fazla uzun uzadıya tatile çıkamadım ergen dönemimde, 4 kez çıktım,
ikisi sevgililerimle ve başlı başına birer faciaydı; inanılmaz
kötüydü...
İki kez Çelik Bey ile çıktım ikisi de hastalıklarının ortasında zor
zamanlardı ama acaib eğlendik!
Hele Kelebekler Vadisi'nde... Şelaleye çıkma
hayali kurmuşuz, dalgalı deniz yüzünden tekne kıyıya yaklaşamıyor...
Tekneden atlayıp yüzüp kıyıya çıktık, vadiye girmek için masa kurup
bilet
kesmek isteyen bir adam dikildi. Sudan çıkmışız tekne ileride, para mı
var?! Asteriks'le Hopdediks'in önünde durmaya çalışan Romalı nöbetçi
muammelesi yaptık! Koştura koştura şelaleye gidip en tepesinde resimler
çektirip yine koştura koştura 25 dakikada dönüşümüz vardı ki zorla 30
dakika bekleyecek olan tekneci ve yolcular dalgalardan dayak yemekten
yeşile dönmüştülerdi.
Fotoğraflarımıza bakıyorum da yarı gülüp yarı ağlıyorum şimdi.
O
sadece beni yetiştirmedi, Büyük oğlu Mehmet Vardar, ortanca ve en has
oğlu ''Ata'' Mehmet Çetin
Ataünal,
doktor oğlu İsmet Uslu ve İlter Tekirgöl, İbrahim Tekin, ABD'den uçarak
yetişen 2. oğlu Oğuz Berköz hepimiz... Son yolculuğuna çıkarken onu
''büyük'' kalbiyle canhıraşca mitolojideki Atlas gibi sırtında taşıyan
Kerim Büyük... Bütün oğulları onu uğurlamak için
buluştu...
Ben, belki onun Hürriyet
gazetesinin Dedeler Maratonu'na katılmasını sağlayamadım, ne evlendim
ne çocuğum oldu, ne de ünlü maraton kaldı ama torun sahibi oldu.
2. Oğlu Oğuz'un oğlunu Mete'yi gördü, onunla oynadı, tıpkı
bize çocukluğumuzda yaptığı gibi onu yürüttü, muhteşem bir gün geçirdi
ve
bir adamın oğlu bu kadar mı kendisi gibi olur... Evden çıkıp sokağın
yarısında oflaya poflaya kaldırıma çöküp oturur mu! Hani tam
konuşabilse Oğuz gibi ''Çeelllliikkk daha çok yürüyecek miyiz
Çeeeelllliik daha gelmedik mi, Çelik Çelik saat kaç, neden taksiye
binmiyoruz Çelik'' diye Şişli'den Taksim'e kadar hiç susmayacaktı.
Güzel günlerdi.
Hele
çocukluğumda arabayla yaptığımız Marmara turları vardı ki... Arabada
arkada oturur çenemi omuzuna dayardım matkap gibi... Son dönemde çok
zayıflamıştı, şaka olsun diye yine yaptım, çenem kemiğe değdi hemen
çektim. Sonra 6-7 kilo aldığında çok sevinmiştik annemle, tek derdi
topuğunun ağrımasıydı, annem saatlerce ovardı mest olurdu, onun yemek
yedirmesine bayılırdı bebek gibi, gece de sarılıp koynuna yatmasına;
sonun yaklaştığını biliyorduk içten içe ama yine de sanki zırampa gibi
eskiye dönecek atlatacak diye bakıyorduk. En son Cuma akşamı Antalya
maçını seyredecek Ata Ağabey ile İlter gelecek yine balık yapacaktı,
olmadı...
Son
1-2 günde elimizden kaydı, evde yattığı yerde son saatlere kadar
bilinci açık öpücükler gönderiyor, annemi sakinleştiriyordu
''korkma ayağa kalkacağım'' diye serum taktığımızda bile ''Biz ne yoğun
bakımlar gördük, hepsinden çıktık'' diye düşünüyorduk ama gitti...
Gitti mi?
Evden
çıktığımda -hani neredeyse yarım saat bir saat alışverişe de gitsem
farketmez- pencereye çıkar öpücük gönderir el sallardı, ben de el
sallar öpücük gönderirdim...
Ben, yine el sallayacak öpücük göndermeye devam edeceğim.
Fakat bugün, Selda helvasını yapmış, oğulları Ata ve İlter, kızları
Selda, Fatoş, Pınar'la birlikte onu ziyaret etmeliyiz :(((((
27 Ekim
2011 Olmayan 27 Ekim 2011
|