
Her
sene sonunda geleneksel olarak, Gayet Subjektif Top10 listemi
hazırlarım fakat bu sene havamda değilim, hazırlasam dahi katır katır
ve hakikaten su katılmamış subjektiflikte tamamen özel anlardan
oluşacaktır ki, bu kadarıyla bırakınız okuyanı kendimi dahi sıkmak
istemem... Dolayısıyla, Modern-Sanat ile yoğuşalım; bu
sene mazeretlerim nedeniyle Bienal ve Pek bir Contemporary
Istanbul'u (Malum
İngilizce I olur) kaçırdım ama hayli sergi
gezdim... Çok
fazla modern sanata mâruz kaldım kısacası.
Yılın
Top10'u yapacak değilim ama size devam eden görebileceğiniz bir sergi
önereceğim; bunu yaparken de yılın üzerinden şöyle bir geçeceğim ki,
böylece neden önerdiğimi de izah edebileyim, çünkü izaha muhtaç...
Takdir
edersiniz ki, çokindirbindirgeçli ruhsal devinimlerin dışavurumsal
yansımalarından fışkıran içbükeysel kaosunu spirütüel bir tarzda
sergiliyor gibi ipe sapa gelmez mânâsız laflar etmeyeceğim.
Bambaşka bir
dünyada farklı boyutta olan Sarkis'i; yeni olmadığı ve ''12 Eylül
mağduru'' diye lanse edilip çalışmaları abartılarak başka bir yerlere koyulduğu,
dahası oryantalist bakışı eleştirirmiş gibi yapsa da tam da o bakışı
taşıdığı için Nil Yalter'i; benzer sebeblerden ve sergilenen
yeni olmadığı için Kutluğ
Ataman ile Mezopotamya Dramaturjileri'ni; hayatta olmadığı için Hüseyin
Bahri Alptekin'in toplama sergisini; fikri çok çok enteresan olsa da,
ne yazık ki göremediğim için Yıkım 2011/ Galatasaray’da bir apartman'ı;
içeriği bakımından ''sanat''tan, sanat ''sergi''sinden çok özenti,
eğreti bir
gösteri olan ''Aaa Ooo şekerim...'' diye başlayan gevrek laflarla
''oradaydık'' diye kendini sergilemek maksatlı izdiham yaratılan Uzgunum Huseyin Caglayan
da... Aslında, sergi başlıbaşına bir olay olsa da ''yabancı''
olduğundan Andy Warhol'u ve Sanat hayatın alışveriş
torbasını
hafifletmek için midirrdiye sanatla bir âlakasının olmadığını
yazdığım Ayşe Erkmen'i de hariç tutarak tamamen subjektif yazıyorum.
Bu
yıl boyunca gördüklerim arasında, kendi içinde tutarlı bir problematiği
olan ve o problematiği sergideki eserlerine de berrak biçimde
yansıtabilen üçüncü sergi, x-ist'de 21 Ocak 2012'ye dek görebileceğiniz
Canan'ın Türk Lokumu...
Sene içersinde Başka kabusların insanları
diye
Nalan Yırtmaç'ın Lütfen Arkaya Doğru İlerleyiniz sergisini yazmıştım;
fotoğraf ve foto-kolaj kompozisyonlar ağırlıklı olduğu için çünkü Fotoğraf
bir
sanat mıdır diye
hep tereddüt ettiğimden yazmadığım Nilbar Güreş'in Çırçır ve
TrabZONE sergisi ile birlikte Canan'ın Türk Lokumu da diğerlerinden
ayrılıyor.
Yine
de, bu üç sergininde de aynı sorundan muzdarip olduğunu söylemek gerek
felsefi arka planları sığ. Yapılmadık şeyler değil... Özellikle,
Canan'ın Türk Lokumu'nu alırsak yeniden üretim, bir cover versiyon,
re-made olmanın ötesinde olmadığı gibi, klişeler...
Klişe, kadına
oryantalist bakışı ve erkek bakışını eleştiriyor, kadın vücudunun
metalaştırlmasına karşı çıkıyor...
Bunlar,
zaten basma kalıp şeyler bunu yaparken bir de kendi çıplak bedenini
kullanıyor ki, basma kalıplıktan öteye plastik damgalar vardır ya hani
Yüksek Kaldırım'da dizili dükkanlarda yapılır onlar gibi...Şimdi
bunları yazdım diye hemen hazır bir damga da vurulabilir mesela erkek
egemen bakışın eleştirel sesi!
Türk
lokumu serisinde Batılı ressamların klasik oryantalist tablolarını
video-tablolar olarak tekrarlıyor. Pierre Auguste Renoir'in 1870'de
yaptığı Odalisque - Odalık mesela; Renoir'in Uyuyan Odalık'ı,
hayır kara mizah da katıyor, video-tabloda uyukluyor, kafası düşüyor,
sonra tekrar ayılıyor; yani müstehzi bir küçümseme, Humour da
var...
Henri
Matisse'in Odalisque avec fauteuil (1928); Jean Auguste Dominique
Ingres L'Odalisque à l'esclave (1839) bu ünlü tabloya da yorumunu
katmış 2011'den yanına laptop koymuş dönüp arada herhalde canlı chat
yapıyor, üzerindeki örtü bir açılıyor, sonra açılan memelerini
kapatıyor, post-modern hayatımızın, kadın erkek ilişkilerinin yorumunu
da katıyor yani. Yine
Jean Auguste Dominique Ingres La Grande Odalisque (1814) ve Osmanlı
minyatürlerine katılan yorumlar...
Bazen
küçük bir şey öyle bir sırıtır ki, çizdiğiniz şey anlaşılmaz diye adını
Düşlere Musallat Olan Şehvet Cini diye üzerine yazmak zorunda
kalırsınız bir kolajda...
Bir de dev ekranda gösterilen bir
göbek atarak eleştirme videosu ile sanki oraya iliştirilmiş gibi duran
serginin "ruhu" ile alakası olmayan hani sosyal içerikli mesaj da
verdim demek için asılmış gibi duran bir Güneydoğu kolajı, resmi...
Peki işin sanatsal boyutuna gelelim, 1800'lerden 2000'lere...
Açık
ve seçik olarak ikisini yanyana koyduğunuzda, birinde sanat var
diğerinde yok; birinde bir dünya görüşünün tezahürü de diyebileceğiniz
bir dönemin kusursuz işçiliği ile dakikalarca seyredebileceğiniz bir
şahaser, diğerinde teknolojik kolaylıklarla basma kalıplık...
İsterdim
ki, sadece katalogda küçük resimler olarak değil, kendileri olamasa da
tıpkı basımlarını koysalardı da, mukayese şansını bulsaydı sergiyi
gezenler çünkü herkes de bilemez, hele ki kültür ortamımızı düşünürsek.
Cinin adını bile yazmak gerekiyor.
Bir de şunu söylemek gerek
neredeyse 200 yıl sonra bu orjantalist tablolar sanat hayatlarına,
kendilerinden sözettirmeye, yaşamaya, nefes almaya devam ediyorlar...
Peki
ya Canan'ın Türk Lokumu?! 20 gün sonra unutulacak tüketilip bitmiş
olacaktır. İşte, günümüz modern-sanat denilen işlerinin, piyasasının
çoğu ürününün kaderi, çıkmazı bu...
Yoksa...
5
dakkada Beşiktaş 15
dakkada 1 buçuk modern sanat...
İsmet X-Bilen'in günahı ne? değil mi ama!
1 Ocak
2012 Olmayan 1 Ocak 2012
|