Boşuna konserler serisi
demokratik soğanlar, altın laleleri...

Önce sosyal
mevzuular, sonra Galatasaray ve kız basketbolu var menümüzde afiyet
olsun...
Kadına şiddet mi var, kotlar beyazlatılıyor mu? Afrika'da aç mı var,
elmas madenlerinde çalışma koşulları mı kötü... Tamam çeksinler bir
film; versinler bir konser, oh ne âla gidelim 1 bilete temiz
vicdanlar... Sonra berdevam hayatlar...
Live Aid'den beri böyle şey var, 3 tane şarkıcı, 5 tane grup
vasıtasıyla yahut da 120 dakika bir beyaz perdeye bakmak suretiyle bir
bilet alarak hem eğlenme hem de ucuz yoldan vicdanınızı rahatlatma,
sorumlu-duyarlı vatandaş olma şansına da kavuşuyorsunuz ama...
Mesela korsan dvd de alabilirsiniz...
Mesela, Bob Dylan'ın konserinde veya Joan Baez'de Şili'de ölenler için
Blues aksanıyla söylenen ''ağıt''a ''Hani benim elli dirhem pastırmam,
Konyalı'dan başkasına bastırmam'' muammelesi yapıp
göbek-twist karışımı dans etmiş de olabilirsiniz...
Gülmeyin! Gözümle gördüm, 1990'daki Bob Dylan konseri bu memleketin
entel dünyasının kara gecesi, utanç vesikasıdır... Tıpkı, şu son
''Lale'' tartışması gibi
Adam, protest şarkılarını Sunbury Jazz ve Blues Festivali'nde söylemeyi
bırakmış neredeyse çeyrek asır geçmiş bizim 68'liler neredeyse peçeteye
yazıp o şarkıları istiyor. Sonra adam ağıt söylüyor, yani tamam Blues
ama adamların ağıtının biçimi öyle, bizimki gibi değil ki, baktı
Açıkhavada toplu göbek havası ortamı, neredeyse halay çekilecek, durdu,
öksürüp bu ağıttır dans edilmez gibisinden 1-2 laf etti, vay sen misin
eden ıslık ''protest''o, minderler havada, Bob Dylan da çekip gitti...
Kadına şiddet mi var, kotlar beyazlatılıyor mu? Tamam versinler bir
konser, onlar çalar biz de Yurttan Detone Sesler Topluluğu olarak eşlik
ederiz!
Yalnız, aman açık etmeyin taşlanmış, beyazlatılmış trendy kotunuzu en
azından oraya giderken giymeyin e mi?!
Ah, tabii marka kotlarda böyle bir şey yok, sadece kaçak atölyelerde
yapılıyor insanları öldüren taşlama; medyamız da zaten yeni keşfetti
bunu, siz de yeni duydunuz, konser de var ne güzel...
Peki, o kaçak atölyeler nerede?
Benim bildiğim 2-3 tanesi İkitelli'de aynı sokakta, gazetelerin
televizyonların uzun süre merkezüssü olan yerde var.
Sokaktan geçmen mümkün değil dumandan, yerlerde her daim akan mavi bir
su, küçük çaplı bir dere.
O sokak gibi daha bir sürü yer var. 1985'de dağbaşı olan bugün şehir
içinde şehire dönen İkitelli gibi bir sürü alan var İstanbul'da, bugün
mü görüldü...
Peki o kaçak atölyelerde imâl edilenler kime nereye satılıyor.
Unutmayın, dünyanın pekçok markası yıllardır Türkiye'de fason iş
yaptırır.
Peki, kadına şiddeti kim uyguluyor, bu beyazlatılmış, taşlanmış trendy
kotları kim giyiyor?
Bunları yapmaya devam edecek olan kim?
Kadına şiddeti illâ ki pata küte girişmek mi sanıyorsun; kadın kadına
işyerlerinde ayak kaydırmak, lisede sevgili kapmak için uygulamıyor mu
şiddetin en âlasını?!
Tıpkı, Afrika'da silah zoruyla, kan kusarak Orijinal-Afro'ların
çıkarttığı kaya gibi elmasları pırlantaları eşşek gibi haç yaptırıp
boynuna takan Afro-Amerikan rap-gang starları gibi. ''Yoo Yooo'' ama
zenci demeyin ırkçılık etmeyin, bir konser verin Afrika açları için
çıkıp şarkı söylesin, diğer renkdaşları da dinlesin...
Kadına şiddet, peki ''eleştirmen'' Alin Taşcıyan'ın Güz Sancısı filmi
üzerinden kadın yönetmeni Tomris Giritlioğlu'na verip veriştirmesi ne?
Filmin konusu netametli, kalkıp Taşcıyan'ın üslubu ile biraz milliyetçi
tandanslı bir adam çıkıp konuşsa kimbilir neler denirdi hakkında...
Peki, şimdi kalkıp denilse ki...
Bu ''çok iyi eleştirmen'', buna ödül vermezler diye, Cannes'da töreni
beklemeden ve o zamanki gazetesine haber vermeden Fransa'dan ayrılmış;
Nuri Bilge Ceylan'ın ödül aldığını da İstanbul'da görünce, gazetesine
sanki Cannes'daymış gibi haber geçmişti...
Bu farkedilince Milliyet'ten kovulmuştu...
İKSV'nin biraz daha ölçütlerini ve seçimlerini değerlendirmesi
gerekiyor. Şuna varım, yarışma benim istediğimi alırım, istemediğimi
almam; fakat bu türden bir mahalle ağızı değerlendirmesiyle seviyenin
düşürülmemesi lazım.
Açıkçası, Sinema Günleri'nde kendimden geçercesine üstüste 3-4 filmi
seyrettiğim, 1 salondan diğerine koşarken ağzıma bir şeyler tıkıp
açlığımı giderdiğim günler hayatımın en güzel dönemleriydi, çeviri
spontane yapılırdı, ya da 1 kişi çeviri metnini okurdu...
İzler kitle birbirine aşinâ idi, tanışmasan bile 3-5 film sonra bir göz
tanışıklığı olur, insanlar tartışır konuşur, paslaşır hatta bazen bilet
değiştirir, tavsiye üstüne kendi listesinde olmayan bir filme giderdi.
Pekçok filmi ilk ve son defa, yönetmenleri ilk kez o salonlarda gördük,
Sinematek vazifesi yaptı yıllarca. Gözümü kapattığım zaman o kadar
sahne var ki 80'lerin o tam ortasından kalan...
Mesela, 87 veya 86 idi Alain Tanner'in ''2000 Yılında 25 Yaşında Olacak
Jonas'' filmi vardı. Fransızca, sanıyorum hanım bir çevirmendi herkesi
konuşuyor, film başladıktan sonraydı bir arıza oldu ve anında çeviri
yapılamıyor, Fransızca bilmem, film entresan 68'li bir grubun 10 yıl
sonra çocuk büyütmelerini anlatıyor arada siyah beyaz flash-backler
var. Giden gitti kalan kaldı salonda. Düşündüm kalanlar Fransızca
biliyordur, hiç tanımadım birinin yanına gittim oturdum, rica ettim o
çevirdi.
Orada bir şarkı vardı, ''Sen ne kadar demokratik bir bitkisin soğan,
toprak ayrımı yapmazsın soğan'' hiç unutmam, birlikte söylemiştik.
Festival, tıpkı müzikte olduğu gibi giderek büyüyen o çekirdek izler
kitleyle büyüdü, bugün gerçekten uluslararası hâle geldi.
Dolayısıyla, bunlara bulaştırmayın, insanların her türden rantına
kişisel hesaplarına, komplekslerine âlet etmeyin.
Gelelim, Galatasaray'a ve istisnai biçimde yazacağım kız basketboluna;
Coachluğa Okan Çevik'in getirilmesi belki de sezon başından beri süren
seri hataların ardından en doğru iş oldu.
Fener'in başındayken Zafer Kalaycıoğlu'nun alınmaya kalkışılması
vak'ası tartışılır ama işin geldiği yer cidden tuhaftı, telefondan bir
şeyler söylüyor, kulaktan kulağa oynanıp oyuncuya taktik veriliyor.
Çevik'in önündeki en büyük zorluk, bu süreçte oyuncuların ayarının
bozulmasıdır. Zaten sezon başından beri kimya oturmamıştı. Bunları
düzeltmesi gerek. Başaracağını düşünüyorum, erkek takımından gelmesi
burada bir dezavantaj değil, bence avantajdır.
Yalnız, şimdiden şunu söylemek gerek, kimse emanetçi muammelesi yapıp
da gelecek sezona kadar idare edelim diye düşünmesin, en büyük hata bu
olur. Çevik gelecek sezon da kalmalıdır. Uzun vadede başarılı
olacaktır.
Tıpkı, Koray Mincinozlu gibi...
Gelecek sezon için çıkan dedikodular hoş değil açıkcası.
11 Mart
|