Bekle bizi
Şükrü Saracoğlu!

Bu kadarı ya Çin'de işkencecinin elinden olur ya da Comedie Francaise
sahnesindeki bir Vodvil'de... Galatasaray'ın hayatında ilk kez
''Avrupa'ya çıkan'' Bellinzona karşısındaki hâli bu ikisinin arasında
bir yerdeydi, traji-komik idi kısacası.
Önce
Galatasaray çilesi, ardından PS'imiz mevcut, yalnız ara-nağme olarak,
son zamanlarda fikri ve şekli örneklerini ''tekrar'' görmeye başladığım
için, bir kez daha uyarı yapmak zorundayım: Taklitlerimden itina ile
sakınınız... Trade-Mark'ı bendedir...Taklitçilere de kendilerine ayrı
bir ''stil ...'' bulmalarını tavsiye edeceğim, nasılsa okuyorlar mesajı
alırlar...
Aziz Jacop'un Parkı Stadyumu'ndaki 4-3'lük
tarihi zaferimizin ardından bir puro yaktım keyifle ve ''Hah'' dedim,
''Bizim takım kesin Şükrü Saracoğlu'ndaki finale gider...'' Fakat
oynamak için mi yoksa tribünden seyretmek için mi bilemem ama giderler
yani orası kesin!
Acımızı bastırmak ve işi alaya almak için
''Biz ne Trömsö'ler gördük'' filan diyoruz ama iki kaza golü olmasa,
adamlar ''İlk kez çıktığımız Avrupa'da UEFA Kupası sahibini yendik''
diye kulüp binalarına plaket asacaklardı...
Nedir o savunmanın
hâli... 3 tane boy-pos direğini koymuşuz yanyana, La Rocca denilen
müthiş(!) golcü oyuna girer girmez Emre Âşık ile Servet Çetin'in
arasından poster yapıyor kafayı çakıp...
Serkan Kurtuluş'u
getirmişler Bursa'dan alıp sahaya sürmüşler neredeyse Sağ-Bek'te
yolüstü dünlenme tesisi olsun diye. Ne adam tutabildi, ne ileri
çıktığında top... Üç defa orta yaptı, daha doğrusu girişimde bulundu,
üçünde de adam şişledi sırtından, bir tane de dağlara taşlara gönderdi!
Tamam,
anladık bizim Sağ-Bek lanetli! Koyduğun adam Gayya Kuyusu'na düşmüşe
dönüyor, beter oluyor, başına olmadık işler geliyor... O zaman oraya
muska asalım, Şeytan Çıkartma Ayini düzenleyelim, ne bileyim taraftar
arasında ''En Nefret Ettiğiniz Adam Kim?'' anketi yapalım, kim çıkarsa
ikna edip onu oraya koyalım ya da Hınç Al filan mı çıktı, neyse parası
verelim oynatalım... Ankete beni yazmayın parayla oynamam ama gönüllü
olurum!
Bir de merak ediyorum, PAF takımında, pilot takım
Beylerbeyi'nde yok mudur genç irisi bir çocuk alıp Sağ-Bek'e koyacak da
Bursa'dan ithal ediyoruz, Beylerbeyi'nden böyle biri çıkmayacaksa neden
Tayyare takımdır orası?!
Galatasaray o kadar garip bir haldeydi
ki, Meira orta yaptı cezasahasında Servet Çetin kaleciyle burun buruna
kaldı, gerçi iyi göğüs stopu yapamadı, daha ziyade göğsüyle kaleciye
geri pas hareketinde bulunup ''ne yaptım ben, rakip kale önündeyim
burada gelişine dömi-vole çakmam lazımdı'' diye telaşla tekrar hamle
yaptı ama nefile... Aslında, Cyborg Servet'in bir gol atmasını şaka bir
yana çok istiyorum, eğer o pozisyonu değerlendirseydi, gelecek maç
Nonda ile mevki değiştirebilirlerdi.
Garip gecenin en acaib
olayı ise Lincoln'ün özellikle ikinci devrede müspet bir oyun oynaması
idi. Son vuruşunda şans da ona yardım etti ve ödülünü aldı. Hani daha
fazla değil bu kadarını yapsın, sahada takıma zarar vermesin yeterli
bence...
Maçın en unutulmaz sahnesi ise Ümit Davala ile Skibbe
arasındaki diyalogdu. Ne anlatıyor belli değil ama el kol, rap müziği
eşliğinde parmak, 3-5 derken La Rocca kafayı çaktı. Sonraki sahnede
ikisi de kulübede çökmüş halde boş gözlerle sahaya bakıyorlardı. Neyse
ki Lincoln'ün topu oraya buraya çarpıp girdi de sevindiler, ''İsviçre
Almanya'ya yakın atlar bir taksiye gideriz evimize'' planı yapmaktan
kurtuldular. Gerçi, İstanbul'dan da her saat uçak var...
Başlığı
özellikle attım, neden derseniz, Cevat Bey'e, Cevat Güler ve Yardımcısı
Nezih Boloğlu'na güvenim sonsuz, geçen sezon bu takımı şampiyon
yaptılar, UEFA Kupası da haklarıdır!
PS:
AYAKKABILAR ALTINDA...
Mevsim,
kışa doğru dönmeye başlayınca sanat alemi de hareketlenmeye yaz
rehavetinden çıkmaya başladı. Artık içimiz bol bol Modern-Sanat ile
dolacak... Fakat, ben, Ayakkabılar'a üzülüyorum şu anda.
İstanbul'a
yağan yağmur barajları doldurur mu, Melen Suyu'nu temizler mi bilemem
ama neredeyse her sokak başına koyulan ''Sanat Ayakkabıları''nın içini
doldurdukları kesin...
Öküzler, pardon İnekler, Laleler derken
İstanbul, devasa boyuttaki Ayakkabılar altında ezilmiş vaziyette...
Hani sanatın ayağa düştüğünün ispatı bir nevi...
Şu Disko Topu
ne sanatsal bir imgeymiş ki, ayna parçalarıyla kaplanmış İnek, Lale
derken Ayakkabı versiyonunu da gördük. Al hazır imal edilmiş
fiberglastan öküzü, laleyi, ayakkabıyı kapla parçalanmış aynalar ile
altına da Sanatçı diye plaketini koy!
Bir de, melek kanatları var tabii!..
Bu kadar kolay ve kısır mıdır sanat?!
Garip
bir ortam yaratıldı, aslında bunların çoğu sanat maksatlı değil reklam
panosu. Çoğu kitch ve çevre kirliliği yaratıyorlar. Ben gördüğüm tek
sanatsal iş, Abdi İpekçi'nin üst köşesine koyulan...
Bu öküz,
lale ve ayakkabı istilasının ''Halkı sanatla, tasarımla buluşturmak''
türünden cafcaflı, bir o kadar da sosyal içerik taşıyan kılıfını bir
yana bırakırsanız, pratikteki işlevi çoluk çocuğu üstüne oturtup ya da
şimdi ayakkabılarda olduğu gibi içine sokup fotoğrafını çekmekten
ibaret. Yani halkın buluşması veya yakınlaşması bundan ibaret.
Eteğini
çekiştirip ağlayan çocuğun zırlamasına dayanamayan annenin, ayakkabının
içine yerleştirip cep telefonuyla fotoğrafını çekmesi; gelip geçenin
orasını burasını kopartması, kırması, çizmesi, ötesine berisine
birşeyler yazması halkın sanat eserine müdahil olması, bir Happening
durumu değildir. ''Her zaman, her yerde Sanat'' olmuyor böyle.
''Shoe
Art'' ismi bile özentiden ibaret, İngilizce isim koyarsan saygın olur
sanki. Yalnız beni korkutan asıl şey, bu Shoe Art'ın yanındaki İstanbul
2008 ibaresi, bunun 2009'u da olacaksa diye ürküyorum! Yahut öküzlerle
başlayan istilanın balık, Kızkulesi, midye gibi başka şeylerle de
süreceğinden endişe ediyorum...
Ultraspor-19
Eylül 2008
|