Bahar yorgunuyum... Ağzına sürekli mama verilmiş
bebek kadar
tamamen doymuş, parmağını bile kıpırtamayacak halde, tatlı bir rehavet
içindeyim. Bulutlu ve soğuk havalara bakıp daha bahar gelmedi
bir
türlü, içimiz kasvet, ruhumuz depresyona meyilli git başımızdan
diyebilirsiniz... Fakat,
benim her baharki klasik yorgunluğum başka...
Mart ayı Çılgınlıkla geçer, Nisan'da 5 randevu
beklenir... Nisan sonu Mayıs başında 15 kırmızı, 6 renkli, 1 beyaz
topun peşine düşülür; Mayıs finallerin zamanıdır, Mayıs sonu Haziran
başında
Paris'in toprakları üzerinde Haziran sonuyla Temmuz başında Londra'nın
çimlerinde geçer günler. Temmuz'da yollara düşülür son durak
Champ-Elysees'dir... Eylül'den Kasım'ın sonuna kadar hızın esiri
olunur..
Caddebostan sahilinde ülkenin medar-ı iftihârı bir
yarış için antrenman yapan yabancı bisikletçilere, trafiği tıkadılar
diye küfür edilen memlekette, sporu sadece futbol topunun çapı kadar
gören şakşakçı güzide ''spor
medyamız'' kadarsa dünyanız, Cumhurbaşkanlığı
Bisiklet Turu'na dair nacizane tavsiyelerim de,
bunları takip etmem de size mânasız gelebilir.

Oysa
kalbimde ve hayatımda hepsinin ayrı bir yeri vardır. NCAA Mart
Çılgınlığı'ndan Nascar Chase'e dek... Fakat bisikletin
tarihi Bahar Klasikleri, 5 kraliçe özel zevklerim
arasındadır. Ronde van Vlaanderen, Ana Kraliçe Paris-Roubaix, Ardenler
Üçlemesi Amstel Gold Race, 1896'dan kalma La Flèche Wallonne ve
''Duayen'' 1892'den beri geçilen Liege-Bastogne-Liege...
Bisiklet
sevicileri için hepsi de one-day-stand'dir, senede bir gün buluşulur,
hazzın zirveye çıktığı özel yerleri vardır, herşey hızla yaşanır biter.
Eski sevgililer hakkında konuşmak gibi, her
sene anlatılacak
hikayeler çıkar, zaten hepsinin nesiller boyu aktarılan efsaneleri,
kahramanları vardır.
Parke
yollardan, tozlu topraklı patikalara, daracık sokak aralarından, duvar
gibi yokuşlara, tek günde 32 kısım tekmili birden aşk, ihtiras, kan,
gözyaşı ne istersen bulursun. Aslında,
itiraf etmek gerek ki temaşa zevki kadar sado-mozoşist bir hazcılık da
var işin içinde.
Hepsi de kendine has karakterleri olan ''pislik'' sevgililer gibidir,
süründürür, hayatı
boyunca platonik bir aşkla onu elde etmek için yanıp tutuşan, herşeyi
göze alan ama hiç bir kere bu hazza ulaşamayan pedallar vardır. Siz
de onların acıları, bir uğurda düşmeleri kalkmaları, hırsla
saldırmalarını zevkle seyreder ne kadar fazla acı olursa o kadar keyif
alırsınız.
George Hincapie'nin söyledikleri
belki de herşeyi özetler, ''Her gece rüyama giriyor Paris-Roubaix'iyi
kazanmışım, uyanıyorum, acı gerçek ağlıyorum''...
Düşünebiliyor
musunuz 1994'den 2011'e, ''Big George'' denilen artık kariyerinin
sonbaharında koca bir adam dramı ve emin olun pedal basabildiği sürece
gelecek ve her seferinde canını dişine takarak talihsizliklerle
boğuşarak kazanmaya çalışacak.
Tour
de France'in Lantern Rouge'u, Kırmızı Fener'i yani sonuncusu
Johan
Van Summeren'in 2011 Paris-Roubaix'iyi kazanması; 2010'da ''İsviçre
Çakısı'' Fabien Cancellara'nın Mons-en-Pévèle'de motor takılmış
gibi atağıyla ''Fasulye'' Tom Boonen'i
ekince, yarış sonrası
bisikletinde gizli motor var dedikoduların çıkması, işin Fransa
Turu'nda bütün bisikletlerin X-ray'den geçirilmesine kadar varması az
hikayeler değildir.
Bahar Klasikleri'nin büyük turlardan ya da büyük turlar içindeki zorlu
etaplardan seyir farkı, herşeyin 1 günde olup bitmesinden ziyade
değişmez karakterleri taşımaları ve pedalların bilerek yola çıkmaları
bir uğurda herşeylerini ortaya koymalarıdır.
Fransa Turu'nda
bir favori bir etapta Pelaton içinde saklanabilir, karakter seçebilir,
tırmanışçıların günü, sprinterlerin günü ayrıdır fakat burada ya
varolursunuz ya da yok. Yahut Kraliçe sizi yok da edebilir âbâd da...
Mesela Paris-Roubaix'nin
daracık
parke Arenberg yolu...
Pedalların Cehennem Yolu'dur fakat sen seyrederken göktüzünde bulut
ararsın istersin ki yağmur yağsın, çamur olsun her taraf bir de onunla
boğuşsunlar. Chris
Horner'ın dediği gibi ''Tam bir delilik!''tir...
Yahut
80'lerde bütün gayretine ve mutlu sona çok yaklaşmasına rağmen bir kere
olsun kazanamayan Theo de Rooij'in vakti zamanında dediği gibi: ''Tam
bir saçmalık, inanılmaz çalışıyorsun, durup işeyecek zamanın yok,
çamura düşüyorsun, sürekli patinaj yapıyorsun, büyük delilik...'' Bunu
söyleyen ve geçirdiği kazada orasını burasını parçalamış birinden
''Gelecek sene de yarışacak mısın?'' sorusuna be cevap vermesini
beklersiniz? Cevap:''Tabiii kiii! Bu dünyanın en güzel yarışı!''
Mesela La
Flèche Wallonne'da Mur de Huy - Huy Duvarı'dır zevkin zirvesine çıkılan
yer, hele ki üçüncü ve son geçişi...
O ânı beklersin aslında bütün yarış orası içindir.
Niceleri
oraya kadar varıp tam kazanıyorum derken tükenmiş tık nefes yanından
geçenlerin ardından bakakalmıştır. Sen oraya bir kişinin uzak ara
girmesini rahat rahat çıkmasını istemezsin, piranha sürüsü gibi
saldırsınlar, bir kadının eteklerinde yanıp tutuşan aşıklar gibi
birbirleriyle dövüşsünler istersin.
Yahut, Liege-Bastogne-Liege'in
son
zirvesi %11'e varan eğimiyle Cote de Saint Nicolas'ı... Bizim
çocukluğumuzda Bugi-Bugi derdik, zamanın Küçük Çiftlik Parkı'ndan
kalma yadigâr bir laf ama roallercoaster dersem daha iyi
anlaşılır
Liege-Bastogne-Liege öyledir, uzun olmayan ama sert tırmanışlar, kısa
ama düşüş gibi inişler, bir çıkar bir inersin, tempo tutturmak, vurup
gitmek mümkün değil, hem iyi tırmanışçı, hem iyi inişçi, hem süratli
hem de dayanıklı olmak zorundasın.
Bütün bunlar da yetmez en
küçük bir mekanik arıza seni safdışı bırakır, bütün çabalarını siler
atar. Hani bir yanlış söz veya mimik ile anında terkedilmiş gibi
kalakalırsın.
Kitaplar
dolduracak kadar hikâye çıkar klasiklerden anlatmakla bitmez.
Dolayısıyla yerli malı yurdun malına geçelim.
Cumhurbaşkanlığı
Bisiklet Turu... Çok net yazacağım, olaya hamasetle değil de gerçek bir
bisikletsever, takipçi gözüyle bakarsanız hatta
bir yabancının bakışıyla...
Madem
ki, biz bu turu tanıtım maksatlı düzenliyoruz, ''şişkebab güzel raki
güzel''ci turist değil de ciddi bisiklet takipçisi gözlüğüyle
bakarsanız,
sadece Alessandro Petacchi ne yapmış diye merak edersiniz o kadar.
Bir
kere Duayen yarış Liege-Bastogne-Liege'in olduğu güne startınızı denk
getirmek hem gelebilecek 1. sınıf pedalları kaçırır, hem de göreceğiniz
ilgiyi azaltır.
Twitter'da Trending: Worldwide olan bir
Liege-Bastogne-Liege ile hem de Philippe Gilbert figürü varken
aynı gün başlamak gerçekten anlayabileceğim
bir şey değil. Takvim sıkışıklığı bir sebeb değil bence.
En büyük mâkam'a ithafen düzenlenen herhangibir şeyin aynı ihtişâmı,
şâşâyı taşıması gerektiği inancındayım.
Dolayısıyla, himâye edilmesi güzel olsa da, düşük kategoride bir
organizasyon olduğunu düşünürsek, isim-ünvân büyük kalıyor.
Süper Lig, 1. Lig, 2. Lig derseniz 3. Lig'e bu ismin verilmesi
gibi.
Bir şeyin tanıtıcı etki göstermesi için seyredilmesi gerekir.
Reklamın iyisi kötüsü olmaz mantığından ya da reyting uğruna herşeyin
yapılması mantar'itesinden bahsetmiyorum kuşkusuz. Fakat tanıtımın
yurtiçinde bile tam yapılamadığı da âşikâr.
Bisikletseviciler elittir, gurme gibidir. Dolayısıyla iyi ve lezzetli
ve de doyurucu bir şey sunmanız gerekir.
Çok hassas tartılarda organizasyon yapılması gerekir.
Alexandre Vinokourov çağrılmış gelmemiş mesela... Şu kadarını
söyleyeyim bu Kral Kupası finali varken Messi'yi gösteri maçına davet
etmek gibi birşey.
Alexandre Vinokourov, çok sevilen bir ''karakter'' değildir, doping
olayı sonrası tavrı ile de antipatiktir. Liege-Bastogne-Liege'i
kazanıp itibârını geri kazanmaya çalışmıştı 2010'da. Çıkarttığı yarış
müthişti, başkası yapsa ayakta alkışlanacak bir performanstı fakat
Kazak pedal, çıktığı kürsüde yuhalanmıştı.
2011'de tekrar kazanmak istemesinin dışında yazılı olmayan kurallar
gereği en son kazanan pedal ünvânı ile eğer bir sakatlığı yoksa orada
olmak zorundadır. Başka yere çağırmanızın, davet etmenizin cevabı
bellidir. Üstelik, size bir itibâr katacak biri de değildir.
Yine de bu yılın edisyonunda Türk Milli Takımı'nın olmaması belki de en
isabetli karar. Bir organizasyon yapıyorsunuz, en büyük mâkamın adını
veriyorsunuz, gelenler ikinci üçüncü takımlarını gönderiyor ve sizin
Milli Takımı'nız burada başarısız oluyor... Aklı selim bir karar.
Takvim sıkışıklığı mevzuusuna gelince Vuelta net bir örnektir,
baktılar olmuyor Ağustos sonu Eylül başına taşındılar. Haziran
ayı var Tour de France öncesi 1 haftalık bir tur için, Eylül sonu Ekim
başı var... Mart ayı var...
Üstelik son 1-2 yıldır yazdığım gibi cazibesini arttırmak, ölçülü ve
aynı zamanda sansasyonel olmak gerekiyor.
Nedir? Kuşadası'ndan başlanıp Turgutreis'e gidiliyor. Buranın neresi,
nesi ünlüdür? Efes'i ve Meryem Ana'sı... Efes'ten parkuru geçirip
Meryem Ana'nın evini de kullanıp sansasyon yaratırsınız. Gelenlerin
çoğu takdir edersiniz ki Hıristiyan. Meryem Ana da haç yeri. Pedalları
Hacı yaparsınız.
Ismarlama yayın ve haberler yerine bütün Batı'nın gözü sizin üzerinize
döner, otomobil farı görmüş gibi olurlar.
Yolları hiç dert etmeyiniz, Tour de France bile işe fazladan adrenalin
katmak için Paris-Roubaix'nin Cehennem Yolu Arenberg'i kullanmadı mı
2010 edisyonunda. Hazırlarsınız parkuru olur biter.
Fethiye'nin neresi meşhurdur Baba Dağı... Fransa Bisiklet Turu'nun
efsanevi tırmanışları Alpe d'Huez, Col du Tourmalet gibi olur. Yolu
kötüdür zirvesi müsait değildir, olabilir ama organizasyon mümkün
kılmaktır.
Eğer atlamak için çıkılabiliyorsa, bisiklet yarışı için de çıkılır hele
ki asfalt olursa.
Dolayısıyla anlatılacak hikâyeler, efsanevi yerler ve oralarla anılacak
kahramanlar yaratmak gerek.
İstanbul şehir içi etabı ile başlamak yerine elinizde her yıl yapılan
Şafak Ayini ve anma törenleri varken turu Çanakkale'de başlatır,
Anafartalar'dan alıp İstanbul'a götürür, İstanbul şehiriçi sonrası,
Efes-Meryem Ana, Ölü Deniz-Baba Dağı, Noel Baba... 32 kısım tekmili
birden ne ararsan var olur.
26 Nisan
2011 Olmayan 26 Nisan 2011
|