Bir
adam düşünün ya da kadın... Sıradan biri, orta yaşlarda mutsuz bir
evliliği
var; eve gitmek istemiyor ya da mutsuz bir ilişkiden çıkmış diyelim,
yapayalnız ve
eve gitmek istemiyor; çok para kazanamıyor, parası az, işini sevmiyor,
yorgun, bir akşamüstü büyük market zincirlerinden birine giriyor, uzun
uzun gezip birşeyler alıp çıkıyor, ellerinde ağır torbalarla...
Torbaların ağırlığı içindekilerden değil içinde ol(a)mayanlardan, bakıp
da isteyip de al(a)madıklarından.
Bu
adam ya da kadın kısa süreyle de olsa
torbalarının ağırlığını unutmak, yükünü hafifletmek, içini açmak, içini
açacak birşeyler
görmek yaşamak hissetmek istiyor. Birden o büyük marketin altında bir
sergi salonu olduğunu
hatırlıyor, üniversiteden beri yıllardır hiçbir sergiye gitmemiş, bir
tablo alabilecek de değil ama güzel
bir şeyler, kendisini alıp götürecek, hayranlık uyandıracak, estetik
bir şeyler görmek istiyor.

Elinde
torbalar, biraz da utanarak, galeriden içeri giriyor, upuzun geniş
bembeyaz ambar gibi... Duvarda boylu boyunca 3 tahta raf ve büyük
kartpostallar dizili yanyana... Bakıyor, ''kartpostal''lardan bir kısmı
net, bir kısmı daha bozuk baskılı, arada tekrarlananlar da var; kitap
kapaklarının, sergi kataloglarının, film afişlerinin, video kaset
kapaklarının, bir de bir kadının aynı pozunun fotoğraflarının olduğu
''kartpostallar'' baka baka yürüyor... Pek de bir şey anlamıyor...
Sonra duvar bitiyor, bir odadan sesler geliyor, oraya seğirtiyor,
giderken duvarda beyaz çerçeve içinde bir kağıda daktilo ya da
printer ile yapılmış küçücük
basit bir kadın yüzü, her çocuğun yapabileceği cinsten çöpten adam
gibi...
Odaya giriyor, içeride bir opera şarkısının hep aynı
nakaratın aynı bölümünü bitevii tekrarı çalıyor, sanki takılmış sürekli
''Yine
yeşillendi fındık dalları'' gibi... Duvara yansıtılan
kağıttan
kesilmiş gibi renkli kalpler, başka şekiller sürekli
uçuşuyor...
Odadan
çıkıyor, karşı duvarda da ilk duvardaki gibi kartpostallar boylu
boyunca 3 tahta rafa dizilmiş... Yine aynı kadının aynı fotoğrafı, bir
kadın gazetecinin, bir kaç ''artiz''in fotoları, film afişleri,
manzaralar... Duvarda boydan boya...
Yürüyüp tam çıkacakken
elinde hiç de hafiflememiş torbaları ve açılmamış içiyle dönüp bakıyor,
kafam çok dalgın da başka bir şey var da ben mi göremedim diye...
Yok... Sonra kim bu ''sanat''çı diye bakıyor, adını hiç duymamış...
Ayaklarını sürüyerek çıkıyor.
Bu anlattığımı çok ''basit''
bulabilirsiniz. Yahut egzajere ettiğimi düşünebilirsiniz. Fakat değil
mümkün olduğunca sıradan insanın gözüyle bakmaya çalışıyorum. Sıradan
derken bir küçümseme yok. Çünkü sergi açılışından çıkarken elimde
torbalar yoktu, ruh halim de böyle değildi, ''sanat''çıyı da tanıyordum
ama...
Bahsettiğim, Ayşe
Erkmen'in 26 Mart'a kadar Şair Nedim Caddesi (Migros'un altı)
Beşiktaş'taki Rampa Sanat Galerisi'nde gezebileceğiniz aşağıda linkini
verdiğim Kendi
Kendine sergisi...
Ayşe Erkmen ismi kuşkusuz sanat piyasası için büyük marka... Venedik
Bienali'nde de yeralacak. Fakat, sokakta gezip sorsanız, birkaç bin
kişi dışında ''tanıyorum'' diyecekler ya bir şarkıcı ya da bir spikerle
yahut dizi oyuncusuyla karıştırabilirler.
Ben, bir sergiye
normal zamanda ya da açılışında giderken tanıtım yazılarını okumam,
sonuç olarak kimse yoğurduna ekşi demez; kaldı ki, uzun süre sanat
dergilerinin de içinde de olduğum için bilirim ki sergi katalogları,
tanıtım veya eleştiri yazıları genelde abartılı ve ''Çok indirgeçli
indirbindirgeçlerin izdüşümsel paralel evrenlerinin dışavurumsal vıdı
vıdı vıdı''ları gibi şeylerle doludur genelde. Okuduğunu anlamaz,
anlasan da karşında duran ''şey'' ile ne alâkası olduğunu anlamazsın.
Çoğu
kez de sergi salonunda gördüğünüzün ne olduğunu daha doğrusu neye
benzediğini anlamak için bir kılavuza, kataloğu anlamak için ayrı bir
kılavuza sözlüğe ihtiyacınız olabilir. Üstelik, sanırsın ki
karşınızdaki ''sanat''çı arş-u âlâya birkaç kez çıkmıştır...
Dennis
Diderot'un Paris Salon Sergileri (YKB 1996) kitabını okursanız -ki
muhteşemdir- o kadar berrak ve ''basit'' olmalı eleştiri. Basit derken
o derinlik nerrrreddddeee...
Günümüzde ise olay Çıplak Kral ile
Terzi hikâyesine dönmüş durumda, eğer çocuğun biri çıkıp ''Aaaa Kral
çıplak'' demezse herkes eli çenesinde bir sanat şahaseri, çok derin bir
felsefi nesne görmüş gibi poz yapa yapa dolaşıyor.
Ayşe
Erkmen'in sergisine dönersek; sergi açılışından çıktım aradan bir kaç
gün geçti, tesadüfen, eskaza zap yaparken TRT'nin bir kanalında bir
sanat programında baktım Ayşe Erkmen karşısında da
sanki
Leonardo Da Vinci ile Mona Lisa üzerine konuşuyormuş yahut Frida Kahlo
canlanıp gelmiş de onunla röportaj yapıyor havasında bir
muhabire
var!
Durdum, neymiş bu serginin hikmeti diye...
Google, Yahoo gibi herhangi bir search motoruna girip görsellerde Ayşe
Erkmen yazdığınızda karşınıza gelen imajlar... Bunların irice
bir kartpostal ebadında çıktısını alın, hangar gibi bir yerde raflara
dizin oldu bitti.
Eğer, bir
''izah'' ve o izahâtle birlikte katılan düşünsel bir boyut olmazsa,
normal insanın girip çıktıktan sonra söyleyeceği tek laf ''Ne
bu''
olacaktır.
Bakınız, ortada
yüksek bir sanat ya da
derinlemesine bir felsefe filan yok, yukarıdaki linke tıklayın
göreceğiniz imajlardan seçilmiş bir sergi...Yalnız tırnak içinde
yazarsanız gelecek imaj sayısı ile tırnaksız yazarsanız gelecekler
arasında yaklaşık 6000 fark var...
Siz
de kendi adınızı yazın ve çıkan imajları paranız varsa bastırın,
götürün bir galeriye, ben böyle bir sergi açmak istiyorum diye konuşun,
5 dakikada kafaya odunu yersiniz!
Sorun da burada bu
kadar
basit bir şeyi, bir fikri eğer adınız Ayşe Erkmen ise ''Sanat'' diye
sergileyebilirsiniz, adınız Hıfzı Seyfi Cavitoğlu ise kovulursunuz.
Dahası adınız Hıfzı Seyfi Cavitoğlu ise, gördüğünüz size yüksek felsefi
ve sanat değeri taşıyan bir ''eser'' diye sunulur...
Yani ''Ne var, bunu ben de yaparım''dan ''Bunu ben yaparsam kimse
sergilemez filanca yaparsa sanat yapmış olur''a gelindi.
Aslında,
Ayşe Erkmen bir örnek, gezin şöyle bir sanat galerileri ne bulacaksınız
çoğunda. Mesela, Ekrem Yalçındağ'ın Dirimart'ta (Abdi İpekçi C. 7/4) 19
Mart'a kadar gezebileceğiniz, aşağıda linkini verdiğim Impression From
The Streets sergisine gidin, en fazla gözünüz yorulur belki hipnoz hali
yaşarsınız gördüğünüz ''sanat eserleri'' karşısında... Şöyle tarif
edeyim bir dart tahtasını alın, hedef halkalarını çoğaltın çoğaltın ve
inceltin gökkuşağı gibi renkleri olsun... Aynısını değişik renk
dizileriyle 5-10 tanesini yapın oldu bitti.
ArtUnlimited
Kültür-Sanat Gazetesi var; orada (Sayı 6, Ocak 2011) Türkiye Sanat
Koleksiyonerleri Kulübü kurucuları Marcus Graf ve Nihad Akyol'la
yapılmış bir röportaj var; Nihad Akyol'un sözleri enteresan,
Türkiye'de 60 koleksiyoner bulunduğunu, paralı ve yatırım
yapan
insanların çoğunun sanatı bir yatırım aracı olarak görmediğini
anlatıyor ve ''Bu
insanların büyük kısmı bugüne kadar hiçbir galeriye adım bile
atmamıştır. Tabii ki bir çekinme var. Sanat çok yaygın değil ve
insanlar doğal olarak bundan korkuyorlar'' diyor...
Dolayısıyla, yukarıda tarif ettiğim sıradan insan portresini hafife
almayın... Körler sağırlar ve Very Party
People birbirini ağırlar.
Sanat
ne içindir tartışması malum artık demode oldu. Sanat sanat için midir,
halk için midir, yoksa ''piyasa'' için midir, kimbilir Haluk Akakçe dediği gibidir
karapara aklamak içindir belki de...
Tabii ki, ''ne için'' olduğundan önce yapılanın sanat olması, parasal
değil sanatsal bir değer taşıması gerekiyor...
O vakit 5
dakkada Beşiktaş 15
dakkada 1 buçuk modern sanat...
İsmet X-Bilen'in günahı ne? diye tekrar sorabilirim...
6
Mart 2011 Olmayan 6 Mart 2011
BKZ:
Ayşe Erkmen Kendi
Kendine sergisi...
BKZ:
Ekrem Yalçındağ Impression From The Streets sergisi
|