Bazen
bozuk plak gibi aynı şeyleri yazmaktan da, ünlü hollywood filminin
bilmem kaçıncı yeniden çekimi gibi aynı şeyi tekrar tekrar seyretmekten
de sıkılıyorum... O yüzden, Fener'in Lottomatica Roma'ya mağlup olduğu
karşılaşmayı izlerken yine afakanlar bastı...
Şimdi,
arşivden ''Sloven Ayrı Yumurta İkizleri'' Preldzic ve Vidmar hakkında
geldikleri günden beri yazdığım herhangi bir lafı çıkartıp sadece
rakibin adını değiştirip aynen koysam...
Yahut da... 4'ü üçlük 6 boş
top kullanan, ki karavana üçlüklerden ikisi çok kritik yerdeydi... En
olmayacak yerde top kaybıyla Fener'deki son umut ışığını da söndüren
Marques Green'i de katıp mini bir aranjman yapsam:
''Büyük
zaafiyet arzediyor; (...)'nın guardları karşısında ezildi. Özellikle,
maçın gidip geldiği, Fener'in o suni duvarı aşmaya çalıştığı 2. devrede
tamamen ''Etkisiz Eleman''dı... Topu part-time diğer tarafa taşımaktan,
set hücumunda 2 tane pas yapmaktan öteye geçemedi. Denk gelirse
EuroLig'in orta-sınıf takımları karşısında iş yapabilir bir ölçüde
fakat, amaç bir çıtayı aşmaksa Green'le oynamak yüksek atlamayı,
sırıkla yapmaya kalkışmak gibi... Sırıkla atlamayı merdivenle yapmaya
kalkışmak gibi de diyebilirim... Vidmar&Preldzic konusuna
bıraktığımız yerden devam etmeyi hiç ama hiç istemiyorum'' desem, hatta
geçen sezonki Kinsley ve White benzeri Devin Smith'i de araya
karıştırsam; yazdığımın hangi maç olduğu pek farketmez... Ancak şu
değişir, Smith Olimpija'ya 7'de 0 üçlük atmış, TAU'ya 4'de 0, Roma'ya
da 2'de sıfır, 5 maçta 24'de 4 sonuçta ne olacak ki... Arada 1-2 tane
de sokar...
Gordan Giricek gelince, Ömer Âşık iyileşince,
Semih Erden tam randımanla çalışmaya başlayınca işler düzelebilir fakat
şu ana kadar olanlar ve kimi gerçekler değişmez...
Enteresan
olansa, Preldzic garip garip atışlar yapıyor kenara alınıp haşlanıyor
ve sonra tekrar benzerlerlerini yapması için sahaya gönderiliyor.
Tanjevic, Preldzic'i sabahtan akşama kadar fırçalasa ne olacak
ki?!
Kaldı ki, ülkemizdekiler tükenmiş gibi ''Gelecek
Vaadeden Genç Yetenek'' diye alınan Slovenler, zorla oynamıyor bu
takımda... Geldikleri günden beri bir gelişme gösterdiklerini gören var
mı? Preldzic, geçen sezonki Beykoz maçı ve geçen haftaki Olimpija
karşılaşması dışında ne maharet gösterdi... İlk 5'e çıkan Vidmar ne işe
yarıyor? Attığı 2 sayı, ha 76-67, ha 76-65 kaybetmişsin, işin averaja
kalacaksa... Çıkart her maça Oğuz Savaş'ı ilk 5'e, hadi Oğuz mukayese
kabul etmez de, koy Enes Kanter'i, bu kadar oynat, 3 maç sonra
fazlasını yapar...
Dolayısıyla, madem aynı şeyleri çevirip çevirip yazmak durumundayım,
bir öncekinin aynısı PS'i koyarım ben de...
Yine
de, en azından yazının sonunda şu salon projesi için tebrik edeyim;
sırf eleştirmiş olmamak için değil... Yüzme havuzu, alışveriş ve yaşam
alanları ile öteden beri yapıldı mı böylesinin yapılmasını savunduğum
ve örnek teşkil edecek, seviyeyi yükseltecek bir iş olduğu için...
Fakat orada oynayacak takımın da içini doldurabiliyor olması
gerektiğini unutmamak lazım...
PS: ''İNSAN NEYLE YAŞAR?''
Bu
soruya verilebilecek pek çok cevap vardır... Gayet materyalist de
olabilir, ütopik de... Hatta ve hatta gayet mânâsız, kimilerine göre
yanlış ve belki ahlaksızca da olabilir cevaplar. Gerçekler ve doğrular
kişiden kişiye değişebilir, hele ki yaşadığımız bu gayet post-modern
dünyada...
10 yıl önce ''Marksizm öldü yaşasın vahşibatı
kapitalizmi, bırakınız istedikleri gibi yapsınlar, bırakınız
istedikleri gibi geçsinler'' denilirken, bugün, o düzenin yalandan
saadet zinciri kopuyor ve kapitalizmin sonu konuşuluyor. Bir vodvil
gibi, bir yanda kriz ve binlerce işsiz, diğer yanda ABD hükümetinden
yardım istemeye özel jetleriyle giden bir dönemin Zeus'laştırılmış
CEO'ları...
Aslında, son dönemlerde modern-sanat piyasasının
da bu kapitalist sahte saadet dünyasına benzediğini küratörlerinin de
CEO'laştırıldığını düşünüyorum.
İşte, tam bugünlerde Bertolt
Brecht'in ''Üç Kuruşluk Opera''sından alınan bir şarkının, ''İnsan
neyle yaşar?''ın İstanbul Bienali'nin ana-teması yapılması hem gayet
mânâlı, hem de güncel...
Bienalin İvet Çurlin, Ana Deviç,
Nataşa İliç ve Sabina Saboloviç'ten oluşan küratörleri, Hırvat Kızlar
Topluluğu ''What, How & for Whom'' isimleriyle müsemma bir
konsept
çıkartmışlar.
Ülkesinin demokrasi tarihi çok şanlıymış gibi,
boyundan büyük işlere kalkışıp bienalin sunuş yazısında bize ders
vermeye kalkışan Çinli küratör Hou Hanru'nun ''İyimserlik'' ile uzaktan
yakından alakası olmayan... Kafasına torba geçirip nasıl nefessiz
kaldığını video çeken Çinli gibi ''sanatçı''ları çağırdığı geçen yılki
Bienal'den sonra... ''What, How & for Whom''un hazırlayacağı
2009
Bienal menüsünün daha zengin ve içi dolu olacağına dair bir iyimserlik
taşıyorum.
Bir kere, sunuşlarında bile şık bir duruş
sergilediler. Bienalin ana-temasının açıklanacağı toplantıda resmen
sahneye çıkıp Brecht'in oyunundaki şarkıyı seslendirmeleri bir
tavırdır. Sanırım, bunu CEO'lara benzeyip piyasayı pompalayıp duran
küratörlerin de düşünmesi gerekiyor...
Sayın baylar, bize hep ders verirsiniz:
“Aman, günah, ayıp, kötü, yanlış.”
Aç karnına kuru öğüt çekilmez.
Önce doyur beni, ondan sonra konuş.
Sende göbek, bizde ahlak nedense.
Şimdi bizi iyice dinle bak;
İster şöyle düşün, istersen böyle:
Önce ekmek gelir, arkadan ahlak.
Artık vermek gerek, unutmayın sakın,
Tüm nimetlerden, payını yoksulların.
İnsan neyle yaşar?
İnsan neyle yaşar: Ezip hiç durmadan.
Soyup, dövüp, yiyip yutarak insanları.
Yaşayabilmek için hemen unutmalı,
İnsanlığı unutmalı insan.
Katı gerçek budur, kaçınılmaz
Kötülük yapmadan yaşanamaz.
Efendiler bize ahlaksız dersiniz
Kötü kadın, utanmaz fahişe
Aç karnına suçlanmak hiç çekilmez
Önce doyur beni ondan sonra söyle
Sende şehvet, bizde edep nedense.
Şimdi bizi iyice dinle bak;
(...)
Çeviren: Tuncay Çavdar
Megabasket-28 Kasım
08
|