İkisinin de dramatik birer
hayatı, dayanılmaz acıları, üstesinden gelemedikleri zayıflıkları,
sorunları, kendi içlerinde
çözemedikleri problemlerine karşı arkasına sığındıkları bahaneleri
vardı. Tuhaf... Belki de kaderin garip bir oyunuydu. Aynı güne ve
birkaç saat arayla, belki de tam da aynı anlarda oldu -ama bunu asla
net
bilemeyeceğiz. Müzmin kaybeden hatta ''Looser loser'' yani hem
gevşeklikle, kaygısızlıkla suçlanan hem de ''Kaybeden'' olan Cadel
Evans, makûs kaderini yenebilirken... Ne yazıktır ki Amy Winehouse
yenemedi, tıpkı Il Pirata Marco Pantani gibi...
Cadel
ile Amy, yanyana gelseler tuhaf bir çift olurlardı, arabesk deyimle
''Ayrı dünyaların insanları'' idi, fakat görünenin aksine benzerlikleri
çoktu; ikisi de aynı anlarda efsane oldular. Biri kazanarak, diğeri bu
dünyayı terkederek.
Amy
Winehouse için güzellemeler de yapılacak, Jonis Joplin, Jimi Hendrix,
Jim Morrison, Kurt Cobain gibi 27'sinde dünyadan ayrıldığından bir
yandan ilahlaştırılıp öte yandan ikonlaştırılan ölüsü pazarlanacak,
rant sağlanacak; buna karşılık ''ahlakçı'' yorumlar da yapılacak;
uyuşturucu, alkol bağlılığı, psikolojik sorunlarından dem vurulacak,
''sanatçı topluma örnek olmalıdır'' klişesi ile kötü diye
damgalanacaktır. İkisini de yapanlar çıkacaktır.
Tuhaf gelebilir, çünkü bana tuhaf geliyor... Bataklıkların çok
kıyısında dolaşmama rağmen hiç uyuşturucu
hiç kullanmadım, aşırı alkol denizine de girmedim, bunları,
bağımlılıkları hep zayıflık olarak gördüm, hatta eleştirdim, belki de
''ahlakçı'' baktım; aynı şekilde doping kullanmanın ''ahlaksız''lık
olduğuna inandım ama...
Il Pirata Marco Pantani sözkonusu olduğunda hâlâ gözlerim yaşarır,
nutkum tutulur, ona toz konduramam, hâlâ mâtemini tutar saygısızlık
eden karşısında kaplan kesilirim.
Tam
da, Amy Winehouse ile benzer bir hayatı yaşayıp benzeri sorunlarla
başedemeyip benzeri bir trajik sonla bu dünyadan ayrılan Il
Pirata-Korsan hâlâ kalbimde bir yaradır.
Sadece ben değilim tabii ki, bugün gidin İtalya'ya sokaktaki insanların
çoğu dopinge, hatır gönül ya da para şikesine, uyuşturucuya karşıdır,
karşı olduğunu söyleyecektir, gelin görün ki aynı adama-kadına Pantani
hakkında tek bir kötü laf edin bakın sizin gırtlağınıza nasıl
sarılıyor, Korsan'ını nasıl da koruyor...
Mesela şike mi dediniz, hatır gönülle de olsa parayla da olsa yatmaya
karşıyız değil mi?
Peki, The
Boss Lance Armstrong ile Il Pirata Marco Pantani'nin efsanevi Mont
Ventoux tırmanışına ne diyeceğiz. Hâlâ
tartışılır, Pantani geçti - Armstrong müsade etti...
İşin özüne sığ sığ ahlakçılıkla baktığınızda bir etabın sonunda kazanan
''şaibeli''dir diyebilirsiniz, hatır-gönül şikesi damgası vurursunuz.
Bir
İtalyan'a Lance yol verdi de Pantani geçti demenize bile gerek yok, imâ
etmeniz karşınızdakinin gladyatör gibi gürsü kafaya aşk etmesine yeter.
Kısacası, herşeye aynı gözlükle bakamazsınız...
Hayatta sevmediğim, hatta nefret ettiğim bir laf ve klişedir ama
''empati kurmalısınız'' (bu sözden sonra kısa bir ara verip mide
bulantımı gidermem gerekti)...
Nihat Özdemir'in gözyaşlarına taraftarlık gözlüğü ya da ahlakçılıkla
bakamazsınız, bakmamalısınız.
Kaldı ki, bakabilecek kadar ''temiz'' ve ''pürüzsüz''
olmazsınız.
Ne demişler ''Bataklıkta hiç kimse temiz olduğunu söyleyemez, nilüfer
çiçeği bile, çünkü o da boğazına
kadar batmıştır''...
Diğer yandan insanlıktan çıkartmak, olmadığı şekilde gösterip
ikonlaştırmak, olmadığı bir kahramana dönüştürüp güzellemeler düzmek
de, bataklığı Mavi Göl'e çevirmez.
Üstelik, hayatta bazı çizgiler, sınırlar sandığınızdan çok daha
incedir, ayın karanlık ya da aydınlık olması sizin dünyanın neresinde
durduğunuzla hangi yarı küresinde olduğunuzla alâkalıdır. Nereden
baktığınıza göre değişir. Fakat siz, kendi baktığınız yere göre kesin
bir dille ay karanlıktır ya da ay aydınlıktır diyemezsiniz.
Körlemesine sevdiği bir adamın kendisini sürekli aldatıp sürekli eski
sevgilisi olan başka bir kadın tutkuyla geri dönmesine rağmen kopamayan
bir kadının ''We only said good-bye with words, I died a hundred times,
You go back to her and I go back to black'' demesi ve matem kıyafetleri
ile cenaze klibi çekmesi...
Onu ne anlayabilir, ne hissettiklerini paylaşabilir ne de öyle
yapmasaydı, böyle davranmasaydı diye yargılayabilirsiniz...
Sadece ya seyreder ya da Twitter'da Facebook'ta paylaşarak kendinizi
iyi hissedersiniz.
Bu, bana ilk Bob Dylan konserini hatırlatıyor... Yarım kesip gittiği...
Sebebi neydi biliyor musunuz...
Adam, sahnede bir ağıt okuyor ama onların ağıtı Blues formunda
söyleniyor... Adamın kökleri Kağızman'a dayanıyor ya, sanki
''Kağızman'a ısmarladım nargele(*)
nargele... Gümüş kemer ince bele dar gele dar gele vay... Dar gele dar
gele vay...'' türküsünü söylüyor da, bizim
müzik kültürü ve yabancı dili engin denizlerden daha
derin entel
danteller de Açıkhava'da türkünün ritmiyle göbek atıp tempo tutuyor,
coşkuyla eşlik ediyor!
Adam, ağıtı kesti ve bu şarkıda dans edemezsiniz dedi sinirle... Sonra
da çekti gitti... Yani Back to Black ile dans edemezsiniz, romantik ya
da bunalım takılamazsınız,
hüzünlenemezsiniz, sadece onun dindiremediği acılarını dinlersiniz...
Hem,
İstanbul konseri ilan edildiğinde hiç heyecanlanmadım, bilet derdine
düşmedim, almayı düşünmedim, gelemeyeceğini biliyordum ya da
hissediyordum.
Cadel Evans... Onu, kazasız belâsız Champs Elysees'deki finiş çizgisine
geldikten sonra yazacağım...
(*)
Sanal
âlemde nargele nar gele diye de yazılıyor, nar sipariş etmiyor
vatandaş, nargile nargile... Tıpkı, Hasan'ın Debreli olmaması,
doğrusunun ''de bre Hasan'' olması gibi... Bre Yezid! denir ya hah
oradaki bre!
24 Temmuz
2011 Olmayan 24 Temmuz 2011 |