Hayatta
kimseye özenmedim, kimseye de hayran olmadım, halen de değilim ama
itiraf etmeliyim ki bu
adam farklı ve geç de olsa bunu yazmak durumundayım... Kaldı ki,
hayranlık yazısı değil sadece yerinde olmadığımı için
bir hayıflanma, belki özenme, biraz methiye ayrıca belirteyim
ki kötü bir yazı
oldu... Neyse önümüzde bir modern-sanat yazısı var, çok eğlenceli
olacak, bir de Tour de France ilk hafta değerlendirmesi...
Şimdi,
beni hafiften tanıyıp da bu adamın kim olduğuna dair cevabının Lance
Armstrong veya
Valentino Rossi, Dr J ya da Hagi gibi bir isim olduğunu düşünenler
yanılır...
Brad Pitt'e ve plastik cerrahi estetiği harikası baklava karnına hayran
olabilirsiniz, özenebilirsiniz, bir futbol starına mesela kız gibi Christiano Ronaldo'ya
ya da Alman Panzerleri altında ezilen Messi'ye veyahut Boston Celtics'e
elendikten sonra Twitter'da adı Queen'e çıkan LeBron ''King''
James'e ve bu isimlerin sahip olduğu milyon
dolarlara...
Aslında,
bu tip isimler jenerasyondan jenerasyona değişir. Clarke Gable, Marlon
Brando olur, dönemin rock yıldızı olur veyahut Maradona, Pele, Michael
Jordan, Magic Johnson, Dr J...
İsimler değişir ama hep simgeledikleri şey pek değişmez.
Güç, ün, şâşâ ve tabii ki paradır... Güzel kızlar hayâlidir...
Yani
bir anda onlar gibi olup, onların sahip olduklarını elde edebilmeye
heveslenilir. Onlar taklit edilir, onlar gibi yapılır, mesela bir dönem
kız tavlamak için ''Clarke çekmek'' diye bir deyim varmış, Clarke Gable
gibi bakmak...
Komik mi? Bugün gidin bakın nice çocuk Messi'yi
ya da Kobe'yi, LeBron'u taklit ediyordur kendi yeteneklerine göre
futbol veya basketbol oynamaya basketbolcu-futbolcu
olmaya
çalışmak yerine...

Mesela
Glenn Anton Rivers gibi... Bilenler biliyordur ama bilmeyenler için
tanıtayım... Kendisi yetenekli bir Üniversite oyuncusu, hatta 1982
Dünya Şampiyonası'nın MVP'si olmasına rağmen hayatta özendiği ve taklit
ettiği adam Dr J'imiş zaten takma adı, bugün herkesin gerçek adı olarak
bildiği ve öyle tanıdığı ismi de bu özentisi yüzünden takılmış.
NBA'e
girdikten sonra arada sakatlıklarla da boğuşmuş ama işin özünde
savunması güçlü, takımı basitçe yöneten ''Coach tipi'' bir guard'mış,
Dr J gibi bir starın parlaklığından uzak bir oyuncu. 9.3 sayı, 4.5
asistlik bir kariyer; 86-87'de 12.4 sayı 10 assist
ortalaması
ve 88 All-Star'ına seçilmek kariyerinin en parlak sayfaları...
Boston Celtics Coach'u Doc Rivers'tan bahsediyorum.
Kısacası,
çoğu gibi yapar ve kaybolur gider; kimisi de gibi yaparak bir yerlere
gelir ama kendisi gibi yaparak geleceği yere ulaşamamış olduğunu
bilemez hiçbir zamân... Neyse, sosyal ve psikolojik analizi keselim.
Benim bu hayatta özendiğim ve yerine geçmek isteyeceğim tek bir adam
var: Anthony Bourdain!
Fanatikleri,
2010 Ocak'ın da yayınlanan İstanbul macerasından pek haz almamış ve
fazla clear-cut bulmuş olsa da seyretmediğim için rahatım.
Sonuçta Gana'da askeri uçakla gezebilen bir adam... Göründüğü gibi bir
tip de olmayabilir. Bunlar da beni ilgilendirmiyor. Yansıttığının
kendisi olarak kabul ediyorum. O yüzdendir ki, kısa bir searchte
bulabileceğiniz İstanbul programının perde arkasını okumadım, program
üzerine yapılan yorumlara baktım...
Okuduğum
kadarıyla kendisine ''memleketin reklamı olsun'' kaygısıyla
bir İstanbul sunulmuş.
Kendisine çok uyabilecek Sütlüce tarafı ve oradaki tezgahtaki
uykuluklar ikram edilmemiş... Biraz Papa II. Jean Paul fıkrası gibi... Mâlum, kendisi Polonyalı
idi...
Papa, ABD gezisine çıkacak, Vatikan'da büyük telaş Kardinaller
toplanmış, Papa'm aman orada gazeteciler ne sorarsa sorsun cevap
vermeyin, hiç konuşmayın demişler... Gezi başlamış, Papa dut yemiş
bülbül, susuyor, Amerika'nın en güzel en gözde yerleri gezdiriliyor,
neyse gezi bitmek üzere artık New York'tan uçağa atlayacaklar, Vatikan
rahat bir nefes alıyor, tam uçağa binmek için kapıya doğru giderken
arkadan boynunda fotoğraf makinesi bir gazeteci bağırıyor: ''Sayın
Papa, Amerikanın arka sokaklarını gördün mü, Soho'daki genelevlere
gittin mi?!'' Papa dönüyor ve şaşkınlıkla ağzından ''ABD'de
genelev var mı?'' lafı çıkıyor... Ertesi gün New York Times'ın
8
sütuna manşeti şaşkın Papa'nın pozuyla birlikte ''Papa'nın ilk sorusu:
ABD'de genelev var mı?''
Fas'ta koç yumurtası yiyen adam bu... Neyse, seyretmedim de, en azından
gözümde Vedat Minör pozisyonuna düşmedi. Kaldı ki, Minörlükle alakası
olmaz Anthony'nin...
Bir
kere size iyi bir yer göstermek, lüks veya ucuz diye kategorilendirmek,
kentin en âlâ pidecisini tanıtmak diye bir derdi yok. Adamın bir ağız
tadı ve tarzı var, ''bana da derler Gurme'' diye bir etiket peşinde
değil.
Zaten bildiğin Aşçı (ahçı değil)... Kendini öyle tanımlıyor. Yeni moda
''Şef'' etiketi yapıştırılan bir şey üzerine
Adam gırtlağına düşkün ve tam bir sefâ pezevengi...
Laf da bu, adam da tam bu...
Uyuşturucu, sigara, seks ne ararsan mevcut...
Kolestrol
derdi yok, tipi öyle olmasa da midesi Hopdediks gibi, ne kadar yağlı
baharatlı domuzcuk o kadar güzel...
Bu arada Obelix değil, Hopdediks, tercümelerini Halit Kıvanç'ın yaptığı
eski baskı Asteriksler... Yenileri değil...
Aslına,
bakarsanız çok da değişik şeyler peşinde gezinmiyor. Değişik tadlar da
deniyor ama ''Bizzare Foods''u yapan Andrew Zimmern gibi değil.
Peki,
neden bu adamın yerinde olmak isterdim...
Tam bir tarifi yok ama ağzımın suyunu akıtıyor, üstelik yemek yapmak
benim de ayrılmaz bir parçam...
Profesyonel mânâda ahçı olmadım, hayatımı oraya yönlendirmedim,
yönlendirsem ne olurdu, mutlu ve başarılı olur muydum bilmiyorum,
bilmeyi de hiç istemedim.
Hayat şartları ve kendi ağız tadım, yeme zevkim, beni yemek yapmaya
mecbur bıraktı. Yemek derken koca bir masa donatacağımı, 25 çeşit
çıkartacağımı düşünmeyin. Batıda
yeni yeni moda olmaya başlayan masa tarzı bir menü hazırlamam mümkün.
Asında, şimdi düşününce ızgaralardan çiğ balığa, çorbaya, paellaya,
makarnalara, sebzelere kadar bayağı bir menü mevcut...
Yine de... Benim yaptığım yemekler, sizin damak zevkinize uymuyorsa
beğenmeyebilirsiniz. Öyle klasik anne yemekleri değil, belirli
malzemelerim, baharatlarım, yöntemlerim var. Tarif vermemi de
beklemeyin. Yedikten sonra isteyen çok oluyor ama vermiyorum.
Çocukken babam yemek yapmaya düşkündü, onun daha klasik yemekleri
vardır; annebabamdan kalma, Selanik mutfağına daha yakın vardır. Fakat
benim favorim, omletleriydi. Bayılırdım, omlet yapmak ayrıca bir
sanattır. Annemin de yemekleri iyiydi, halen de iyidir, o biraz daha
hem Çerkez tadını taşır hem de babaannemden öğrendiği tarzı.
Hayat şartları derken, tabii ki bekar yaşamanın ve yemek yapma zevkini
alarak büyümüş olmanın, buna ilaveten de zaman içinde sevgililerinin
annelerinden almış olmaları gereken mutfak kültürünü, yemek yapma
becerisini taşımamalarından kaynaklanan de facto durumu kastediyorum.
Yemek yapan bekar erkek caziptir fakat benim derdim böyle bir karizma,
cazibe taşımak olmadı. Kendi ağız tadım vardı ve bu ne tam babamın, ne
de tam annemin ürünüydü. Belki ikisinin tuhaf bir birleşimi ve kendi
zevkimin karışımıydı.
Bol baharatlı, yanık etler ile başlayan zeytinyağlı, tereyağlı, tutkulu
bir mutfak. Böyle olunca, eve gelince peynir ekmekle idare
etmiyorsunuz. Mutfağa girip yemek yapıyorsunuz. Hani sandviçleriniz
bile Basri usulü oluyor.
Basri'yi bilmeyenler için bir dönem Hürriyet gazetesinde Güngörmüşler
diye yayınlanan çizgi bant ailenin tembel ve midesine düşkün
babasıydı... 15 katlı sandviç yapar 2 dakikada ağzına atar ve asla
şişmanlamaz.
Doymak için değil, çok yediğim ve hatta obezite boyutunda yediğim ve
göbeksiz olduğum gerçeği de bu hayat şartları ile birleşince yemeği
beceriksiz sevgili yerine kendin yapıyorsun ve zaman, yıllar içinde
gelişiyorsun. Yeni şeyler deniyorsun.
Anthony
Bourdain'e dönersek, belki de şundan dolayı, hani klasik geyik vardır
ya, Amerika'da doğsaydım, tesis yok, tesis olsa... Belki, yemek yeme
zevkimi profesyonel hâle getirebilseydim, ne olurdu diye
özendiğimdendir... Fakat şu da gerçektir, binlercesi var 1 tane de Anthony
Bourdain...
Dolayısıyla, kendimle ve yemeklerimle mutluyum. Seyrederken hevesim kabarıp ağzım
sulanıyor o ayrı...
|