Daha çok kaos, daha çok kaos...
1 gönülde 2
karpuz...
Pazartesi
sabahı kalktım, üzerimde Pazar'ın ağırlığı var, atmaya ve köşemi
yazmaya çalışırken, omuzlarıma ''16 ton'' (*) birden bindi üstüme...
Daha da ağırlaştı herşey... Tatsız karanlık bir gün(dü), Londra'nın
sisli ve puslu havası gibi en iyimser, en pollyanna benzetmeyle...
Yoksa güneş var(dı) ama ruh halinin veya ortamın tarifi böyle. O bir
haftadır yazacağım dediğim mevzuuya bir türlü
gelemiyorum(dum)...
Derbiyi
yaz(saydım) ne yazacaksın; Lincoln oynatmaya devam etme
aymazlığı dışında... Zaten ortada futbol da yok(tu). Oyuncuları
suçlasan ne olacak(tı)? Onları bu hâle kim getirdi? Sanki çok
temizlermiş hiç fişiktirmemişler gibi medya kendini ''Kutsal Bakire''
gibi gösterebilmek için uğraşıyor. Yöneticiler yanyana oturuyor, sanki
Roma İmparatoru arenada gladyayörleri seyrediyor.
Biz de, zaten
etrafımızda olup biteni duvar üstüne tüneyip yoldan
geçenlere bakarken bir yandan çekirdek çıtlatanlar gibi seyrediyoruz...
Toplumsal bir
Anorexia, Bulimia içindeyiz...
Bir toplumda
bazı değerler olmalı ve o değerlere kimse dokunamamalı,
sadece geçmişe ait değil günlük değerler de olmalı. Bunlar öyle veya
böyle yıpratılmamalı.
Yıpratmayı
sadece bugüne ait olayla algılamayın; algılarınızın
kapılarını açın. Hergünkü rutin içinde manzarada gözünüzden kaçan
noktaya bakın. Biraz kulağı tersten gösterceğim ki, sanılanın aksine
bazen böyle yapmak daha iyidir.
Peter
Greenaway'in bir projesi vardı 1994'dü sanırım Cenevre'nin
çeşitli yerlerine uzay gözlemevlerini andıran içinde 3-4 basamak olan
beyaz tahtadan kubbeler yerleştirmişti. İçine girildiğinde teleskop
yerine belli bir yeri gören delikler vardı. Canlı şehir kartpostalları,
günlük hayatın rutini içinde önünden geçip ayrıntısını artık
algılamadığınız binaların, meydanların bir noktasını
gösteriyordu. Bir binanın üzerindeki heykel, bir kilisenin üzerindeki
motif vs vs...
Bakmakla
görmek arasında fark vardır denir ya, aslında gösterilen ile
gördüğümüzün arasında da fark vardır. Birileri sürekli bir şeyleri
bilinçaltınıza nakış gibi işleye işleye halüsinasyon yaratabilir.
Sizin, aslında hiç olmayan bir şeyin gerçekten baktığınız ve gördüğünüz
şey olduğunu sanmanıza neden olabilir. Oysa halüsinasyondur gördüğünüz
ve asla bunun farkına varmazsınız, varamazsınız.
Bunları
sadece siyasal, politik olarak algılamayın oraya gelmeniz için
çok daha önce popüler kodlar yüklenir.
Tıpkı, hep
bir komplo teorisi diye algılanan ama aslında öyle olmayan
televizyonda reklam veya dizide yahut filmlerdeki gizli mesajlarla
hipnoz etkisi yaratıp beyine emirler göndermek gibi. Tartışmayalım bu
ispatlandı.
Mesela çok
basit bir şeyi ele alalım; aynı anda iki kişiye birden âşık
olabilir misiniz? Artık âşık olmak yerine de sevmek kullanılıyor
halbuki unutulmuş olsa da sözlük mânâları bile farklıdır...
Bu soruya
bugün 30-40 yaş ve altı kitlenin vereceği cevap ile 50 ve
üzerinin vereceği cevap çok farklıdır, oranları farklı olacaktır. Bu,
basitçe ''Kuşak farkı'' ile açıklanamaz.
50 ve
üzerinin hayatında, gençliğinde böyle bir soru yoktu veya kavram
yoktu; aşk biricikti. (Bunu 70'lerin ve sonrasının ''Serbest seks''
dönemleri ve kavramıyla karıştırmayın...) Oysa 80 ve sonrasında
özellikle 90'larda... Yavaş yavaş nakış işlenmeye başladı; filmi
hızlandıralım önce aşk yok, aşk yalan gibi sloganlar ardından magazin
programları, diziler, reklamlar...
Gömlek
değiştirir gibi sevgili değiştirmenin ''düzeyli ilişkiler''
olması, yeni bir aşka yelken açmak...
Biricik
aşktan, ''düzeyli ilişkiler''in normal hatta olağanlaşmasına...
''İki gönül bir olursa samanlık seyrân olur''dan, aşkınızı göstermenin
yolu olarak şu kadarcık bir taşı benden mi esirgiyorsun'a kadar
gelinen, getirilen bir bilinç...
Bir kavramın
yıkılması veya içinin boşaltılması yahut da bizde çokca
gördüğümüz gibi için yanlış doldurulması, hatta bilinçli şekilde
saptırılması toplumda kelebek etkisiyle öyle sonuçlar doğurur ki...
Şimdi, tekrar
''1 gönülde 2 aşk olur mu'' ya dönelim. Yani aynı anda
hem fındık, hem fıstık hem çukulata istemek gibi... Ne nereye gidiyor,
gidebiliyor sezebiliyor musunuz...
Aynı basit
soruyu tekrar soralım; birbirinden çok ayrı görüntüde kılık
kıyafet ve tavırda iki kadını-erkeği sevebilmek mümkün mü? Aldatmadan
bahsetmiyoruz, ama bakın aldatmaya kapıyı açtık bile.
Mesela... Hem
Galatasaraylı hem Fenerbahçeli olabilir misiniz?
OOO cevap net
değil mi ama garabetler de var(dı), basketbolda bunu
tutuyorum da futbolda berikini tutuyorumcular var(dır)...
Mesela... Hem
Uğur Mumcu'yu sevip hem Çetin Altan'ı sevebilir misiniz?
İşte, size
kafanızda kaos yaratacak bir soru.
Bence cevabı
hayır. ''Demokrat''lar yani sözde Demokratlar karşı
çıkacaktır. Şöyle cevap vereceklerdir: ''Hayatta herşey siyah-beyaz
değildir griler de vardır''... ''Her türlü fikre açık olmak, her türlü
fikri vıdı vıdı vıdı vıdı''
Güzel
laf(lar) değil mi, yaşasın griler diye bağırmak geliyor insanın
içinden...
Peki, başka
bir soru, biraz daha kaos...
Bu rahmetli
Uğur Mumcu'yu hatırlıyorsunuz değil mi? Hayatını
Altangiller'e karşı geçirmişti. Peki, yaşasın griciler ya da yaşasın
griler dedirtilenler...
Siz nasıl
oluyor da hem Mumcu'yu hem de Altangillerin ağa babasını
sevebiliyorsunuz?
İşte,
toplumsal demagogların yarattığı halüsinasyonun oluşturduğu
toplumsal Anorexia, Bulimia böyle bir şey.
Biraz kaos
yaratabildim mi bilmiyorum... Türkiye'nin bugünkü en büyük
sorunlarından biri nedir biliyor musunuz?
Her yıl bir
kenarda Uğur Mumcu anılırken, diğer tarafta her gün Çetin
Altan'ın bir duayen diye taçlandırılması; Mumcu'ya Aydın denilirken
aynı sıfatın Altangiller ve benzerleri için de kullanılabilmesidir.
Eğer, Türkan
Saylan için vah vah yayınları yapılırken... Bir dakika
sonra fikri alınmak için... Ağzından salyalar saçarak sakalına tüküre
tüküre kendinden zevkten geçmiş halde konuşan ve bunu demokrat
kisvesinde yapan Altangillerden Mehmet aynı ekrana çıkartılıyorsa
Türkiye'nin sorunu budur.
Demokrasi var
memlekette, fikir özgürlüğü...
Bize
öğretilen bir demokrasi tanımı vardı, bilmem hatırlar mısınız.
Demokrasilerde birinin kişisel özgürlükleri, diğerinin özgürlük alanın
başladı yerde biter. Kişisel özgürlüklerin de sınırı vardır.
Demokrasi,
fikir özgürlüğü kavramlarının önce içini boşaltıp sonra
kendi istedikleri gibi doldurup sonra da bunu empoze eden Toplumsal
Degogların şahı bu Altangillerdir.
Ve unutmayın
onlar başkalarının özgürlük alanlarını yıkıyorlar,
yokediyor, işgal ediyorlar. İfade özgürlüğü Türkan Saylan hakkında
''Darbeciler elbette yargılanmalıdır'' diyebilmek değildir.
Bu Liberal
Faşistliktir... Liboşluktan buraya geldiler...
Peki, onların
söz hakkı yok mu? Gitsin kendi gazetesinde yazdığı gibi,
kendi yandaş televizyonunda çıksın sen çıkartma! Çünkü bir gün gelecek
onlar seni ekrana çıkartmayacak! Bir gün gelecek onlar sana
yazdırmayacak!
(*) Tennessee
Ernie Ford Sings 16 Tons....
14 Nisan
|