O geceyi ve devamındaki sabahı
yaşadıklarımı asla ve asla unutmuyorum; unutamıyorum... Bana herşeyin
ne kadar da pamuk ipliğine bağlı, ne kadar da basit ve bir o kadar
''Takdir-i ilâhi'' olduğunu, eğer abur cubur mevzuularla
sulandırılmazsa 6. His'in nasıl da varolduğunu hatırlatıyor aynı
zamanda o birkaç saat ve sonrası... Bir yandan acıyı tekrar yaşarken,
diğer yandan şükrediyorum...
O dönemde
şehrin uzak bir yerinden tekrar, ''kendi semtim''e Osmanbey'e dönmüş
idim. Yıllardır ilkokulumdan kalma evde oturan Babamla saygıdeğer Çelik
Bey ile uzak evlerde ikamet ettiğimizde gelenekselleşen NBA
gecelerimizi de yakınlaşınca biraz aksatmıştık. Tam hatırlamıyorum
hangi maçtı ama NBA'de bizimkilerin karşılaşması vardı. Sabaha karşı...
Ben de, akşamdan gel de hem yer rakı içer, sonra da maçı seyreder âlem
yaparız dedim... Çelik Bey de geldiler ama ben de bir garip sinir ve
sıkıntı hâli hasıl oldu.
Ortada
görünür bir sebebi yok ama barut fıçısı gibiyim...
Yemekleri
hazırlamışım, sofra 4 başı mağmur, rakı güzel ama...
Genelde
bu gecelerde pek uyunmaz yani masa uzar, üzerine kahve, sohbet, belki
benim çok rahat koltuklarımda hafif bir şekerleme ile maça geçilir,
sabahında da devre arasında hazırlanan kahvaltısı vardır, yani
yeme-içme ve eğlencedir maksat.
Ben, geceyi
berbat ettim,
tartıştık, o kızdı gitmek istedi, ben bırakmadım, sonra keyif kaçınca
yattık saati kurduk, ben uyuyamadım, içim sıkılıyor, daralıyorum,
nefesi bile zor alıyorum.
Neden sonra
uyuya kalmışım, daha
doğrusu bayılmak gibi. Maça kalkamadım saatinde, geldi uayndırmak için
öptü, ter içindeki saçımı okşadı, baba şefkati gösterdi, anca maçın
devresine kalkabildim, aksiliğim geçmiş ama sıkıntım bakî, cidden
tarifi zor bir hissiyat.
Kahve içip
ayılana dek maçın sonu da
geldi, Çelik Bey de ben gideyim dedi mahsun mahsun, yok dedim bırakmam,
kahvaltı edeceğiz. Çünkü bu gecelerin kahvaltısı da özeldir, alışveriş
yapılır, daha bol çeşitlidir, hatta maç tam da sabaha karşı ise maçla
birlikte yapılır.
Yok gideyim,
bırakmam, gideyim, bırakmam, kavga ediyoruz resmen.
En
sonunda bari sen kahvaltıyı hazırla ekmek alıp geleyim dedi, ben yok
sen bırak sen ekmeği alırım dedim. Tuhaf bir karanlık vardı sokakta,
boğucu bir atmosfer yahut bana öyle geliyordu.
Masayı
kurduk,
pek de konuşmadan zoraki kahvaltıyı ettik ama benim gözüm hep dışarıda,
evim anacadde üzerinde... Çay koymaya kalktığımda arada bir ucu
Taksim'i diğer ucu neredeyse Bulgarevi'ne kadar gören pencereden
bakıyorum sürekli, hani birşey bekler gibi, gökyüzünü, caddeyi
tarıyorum...
Kahvaltı
bitti, Çelik Bey de gideyim dedi, yok
bekle ama bu
sırada yine pencere önündeyim, neye bakıyorsun dedi, bilmem, birşey
olacak...
Dedim...
Dedim ve cam çerçeve, ev sallandı, müthiş bir gürültüyle ve kapkara bir
duman yükseldi...
Duman
yükselen yere baktım ve ''Bizim sokak, Bizim Sinagog'u havaya
uçurdular'' diye çığlık attım.
Korkunç bir
patlamaydı, bir süre donduk, zamân durdu.
Babam,
değildir dedi ama bembeyazdı... ''Bizim Sinegog'', ilkokul günlerinden
beri yaşadığım arada taşınıp tekrar ayrıldığım evimizin sokağındaki
Sinegog Beth İsrael... Her Cumartesi, Musevi gençlerin, akranlarımın
toplandığı partiler verdiği Sinegog, tıpkı bir zamanlar açık olan ama
öğrencisi kalmayınca kapanıp artık işhanına dönen Özel Rum İlkokulu
gibi... Bizim sokağın bir parçasıydı, uzun yıllar önce bir arkadaşımın
vasıtasıyla içine de girmiştim.
İlk şoku
atlatınca boşalan
sinirlerimle birlikte ilk tepkim, gördün mü bıraksam çıksan şimdi ölmüş
olacaktın diye bağırmak oldu...
Oradan, tam
önünden geçecekti ve kahvaltıdan sonra tutmasam, muhtemelen tam bomba
patladığında sokakta, orada olacaktı.
Telaşla
çıktık, sokağa doğru gittik, barikati aşıp sokağa girdiğimizde tablo
korkunçtu... Her yan kan ve barut kokuyordu, kıpkızıl ve kapkaraydı...
Babamın oturduğu ev neredeyse öbür uca yakın olsa da cam çerçeve
inmişti, kırılan dökülen eşyalar vardı. Salondaki ağır avize bile
yerleyeknesak. Gece televizyonu genelde camın onündeki koltukta
seyreder, gece bana gelmemiş olsa ya da ilk huysuzluğumda gitse patlama
anında sokakta değil orada olsa bile kesin cam üzerine inmişti. Sokağa
birbiri ardına ceset torbaları geldikçe manzara daha da ağırlaştı.
Bir yandan
acıyı hissediyor, bir yandan şükrediyorduk.
Sonra
daha da enteresan bir şey oldu. Onu hatırlayınca 6 His'e daha da
inandık... Babamın 2. has evlâdı Ata Ağabey, Mehmet Çetin Ataünal da
geldi etrafı topluyoruz bir yandan, bir yandan da annem Füsun
Hanımefendi ile konuşuyoruz. O anda aklımıza geldi. Ben, Şişli
meydanındaki evden uzak semte gittikten sonra bu kadar uzak olmuyor
diye dönüş kararı alınca ev bakmaya başlamıştık. Yakın olsun derken tam
Sinagog'un yanındaki apartmanın en üst katı boştu, kiralık, hah dedik
tam da ikinizin arasında süper yer...
Eve bakmaya
gittik
topluca. Arkası, bizim sokağın sol yakasında kalan evlerin baktığı
büyük bahçe grubuna açılıyor, balkonu var, masrafsız, güzel yer ama bir
rahatsızlığımız var annemle ikimizin, babam hemen tutalım diyor, annem
mutfağı karanlık, penceresi küçük dedi, ben koridor çok uzun karanlık
dedim, ev loş karanlık giderek de ikimizin gözüne kasvetli görünmeye
başladı, yoksa geniş, kira makûl...
Bize tabut
gibi geldi, kabir azâbı gibi derler ya...
Tutmamak
için görünür bir sebeb yok ama görünmeyen bir güç annemle beni evden
kovuyor. Yok dedik olmaz, içimiz daraldı, çıkalım hemen buradan ve
merdivenleri birer ikişer inerek çıktık, bu arada Çelik Bey,
söyleniyor, neden tutmadık diye...
Sokakta, tam
da bombanın patladığı yerde o ev ölüm kokuyor; sanki buraya girersem
cenazem çıkacak dedim...
Bunlar,
bombadan 6 ay kadar önce oldu. Tartıştık, konu kapandı, sonra ben
caddedeki evi çok da umulmadık bir biçimde bulup tuttum ama babamla
sokaktan geçerken ''Bak burayı tutmadın'' dediğini benim de sanki
perili köşkmüş gibi aynı kasveti o eve bakarak hissettiğimi
hatırlıyorum...
Eğer, o evi
tutsaydım, belki de cenazem, cenazemiz çıkacaktı.
Her
15 Kasım sabahı yine yakındaki evimin penceresinden oraya doğru bakar
ve o patlamada hayatını kaybedenlerin ruhlarına dua eder, sonra da
şükrederim Allah'a...
15 Kasım
2009
|