|
Konumankeni.com
iftihârla
sunar... Güncel ve zihin açıcı yazılarıyla da KM'nine değer katan
edebiyatımızın güçlü kalemi, şair ve yazar Metin Cengiz yazıyor: Olaylı
biten dizelerle değil magazinleşen, magazinleştirilen kavgasıyla
gündeme
oturtulan; son günlerin en çok tartışılan mevzuu.. ''Şiirli
Otobüs''
yolculuğu... Mevzuu ile ilgili mini rehberi de yazının
sonunda bulabilirsiniz... Her jest, mimik, eda, davranış, söz, cümle sadece bir anlama gönderme değil. Çözdükçe birçok anlama rastlamamak olası değil. Bu yüzden anımsanmaması mümkün olmayan, henüz geçmişe karışmamış, birilerinin kendi kurdukları sahneleri tarihten bir kesit olarak geleceğe taşıma amacı güden ve ama, sizin ancak orasından, burasından tanık olduğunuz olaylar üzerine bir yazı yazmak hiç de kolay değil. Hani bazı şeyler vardır, gizli saklı kalması evladır. Zira açıklanmasının kimseye yararı yoktur. Ama olacak zarardan da kurtarır. Ama böyle olmadı. Küçük İskender'in ve ardından da Mehmet Sarsmaz'ın, Hürriyet'teki magazinel ''Kültürazzi'' köşesinde çıkan, şairlerin söz kavgasını bu defa şiddete dönüştürdükleri yolundaki imalı yazı üzerine yaptıkları taraflı, çarpıtmalı, kendilerini temize çeken açıklamaları; hele İskender'in akla gelmeyecek biçimde suçlayıcı, orada yaşananları tarih olarak kendine yontacak biçimde, kendi açısından bir tür resmi (özel resmi) tarih düşen yazısı, bana da olaylara ta başından beri tanık olan biri olarak kendi açımdan ve tanık olduğum kadarını yazmak düştü. Belleğim beni yanıltmasın diye de yorum yapmak yerine, gördüklerimi yazmayı deneyeceğim. Bu arada organizatör olduğu için Neşe Yaşın'ın konuya ilişkin yazılmış yazılarına bir iki sözcükle de olsa değinmeden edemeyeceğim. Neşe Yaşın'ın gönderdiği sözüm ona olayları anlatan soğuk ve cansız yazısının, olup bitenleri açıklamakta oldukça yetersiz olduğunu söyleyeyim. Daha sonradan gönderdiği herkesin aynı kefeye konduğu, esprili, hem nalına hem mıhına vuran yazısı da olaydan çok etkinliğin selametini savunmaya yönelik bir açıklama gibi geldi bana. Belki böyle yapmak üstlendiği görev açısından doğru bir tavır olabilir. Ve bence etkinlik o gece ortaya çıkan rezalete karşın oldukça başarılıydı. Yazı okunur, albenili, ama olayları karanlıkta bırakan bir yazıydı. Bahçıvan Mehmet'in harika esprisi bazı şeyleri imlese de olay hakkında pek fikir verici değil. Bahçıvan Mehmet'in dediği gibi küçük İskender dövülmüş müydü, yoksa derdest edilip etkisiz hale mi getirilmişti? Bence olay konusunda Neşe Yaşın gördüğü neyse, olduğu gibi anlatmalıydı. Yorumun loş ışıklı dehlizlerine daldırmak okuyucuyu, hakkımız olmasa gerek? Bir de, nedendir bilmem, Çanakkale'de, 18 Mart Üniversitesi Kültür Bölümü'nden Şenol Topçu'nun Vitalis Kafe'de düzenlediği yemek yeme ve orada konuşma etkinliği zaman darlığından yerine getirilememiş olsa da, bu etkinlik sadece sponsorlar arasında yer verilen Vitalis Kafe ibaresiyle geçiştirildi Neşe Yaşın tarafından. Ben burada düzeltiyorum. Evet, bence şiir otobüsünün Ece Ayhan'ın Eceabat'ın Yalova köyündeki mezarını ziyaret etme amacıyla Çanakkale üzerinden İzmir'e yolu oldukça uzatan Bergama üzerinden yola koyulması amaç için güzel ve şık olsa da yorucuydu, tüketiciydi. Herkes, sabahın erinde kalkmıştı, ve Bodrumda yemek sonrası Akademi'ye varıldığında uzun bir yolculuğun verdiği bütün duygularla adeta dayanmanın son noktasındaydı. Acaba bu durum, Gümüşlük
Akademisi'nde gerginlik olarak ortaya çıkmadı mı?Bergama'daki içten, sıcak ve olayın hakkını veren karşılama biraz su serpse de yüreğimize, zaman orada da aleyhimize işledi. Her şey saniyelere sığdırıldı. Verilen saatten nice sonra varmıştık Bergama'ya ve biz her şeyi saniyelerin içine tıkıştıracaktık. Zaman Bergama'ya varıncaya değin hep iğne deliği gibi daracıktı ve neredeyse etkinlikler adet yerine gelsin gibisinden, acele edilerek yapıldı. Ama yine de biz mutluyduk, gönençliydik. Sokaklardaki etkinlikler ise ''biz bize bir tatmini'' öne çıkarmış bir kurgunun eseriydi sanki. Ece Ayhan Sivil girişiminden bizi karşılayanların ''Yort Savul'' sloganları; İzmir'de ise İlhan Berk'in resmiyle bazı şiirlerinin yer aldığı tişörtleri giyen, İskender'in deyişiyle biz şair tayfasının ''O şimdi Kuşların Doğum Gününde'' ve benzeri sloganları atması… Sanırım biz şairlerin neşeli, şen, şakrak dakikalar geçirmesini amaçlayan, aile içi hoş saatler oldu. Oldu da halka nasıl yansıdı, orası hep meçhule kalacak sanırım. Ve de sanki nedenine aklımın ermediği şairlere yakıştırılan bu türden fantastik kutlamalar yine sebebine vakıf olamadığım şairlere yakıştırılan ''şairler kavga eder'' (eskiden şairler haksızlığa, devletin zorbalığına ve sömürüye karşı kavga ederken; bu defa şairlerin birbiriyle yaptığı, beden dilinin, ve bıktırıcı miktarda sözün şiddetin içinden konuştuğu bir kavga!) şamatasıyla, son bulmaya sanki yazgılıydı! Nitekim, her şey bittikten sonra etkinlik sırasında adeta güzellikler için çırpınan Latife ve Neşe'nın kendileriyle konuştuğumda, ''etkinliği şamatasına, kavga gürültüsüne karşın nasıl buluyorsunuz'' biçimindeki soruma verdikleri cevap sanki ironi gibi geldi bana: Eğlenmiş, güzel yemekler yemiş, içmiş, sarhoş olmuş, şiir okumuş, şairlere yakışır biçimde kavga etmiştik! Latife'nin İskender'i havaya soktuğunu söylediğim zaman verdiği ''Burada size bir şey olsa kimse oralı olmaz, ama İskender'e bir şey olsa yer yerinden oynar'' biçimindeki, benim Latife'nin esprili konuşmasına yorduğum ve ellerimi havaya doğru tutarak cevap verdiğim sözleri ise olayı yumuşatmak için söylenmişti sanki ve etkinliklerde böyle şeyler olur anlamındaydı sanki. Çanakkale'den bazı izlenimler: Ece Ayhan'ın mezarı gerçekten sade ve ama bir o kadar da harika bir anıt olmuş. Annesiyle sonsuza değin sürecek bir dinginlik içinde tatlı tatlı söyleşiyordur herhalde Ece. Ama Ece'nin evi için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Tam bir virane. İçinde Ece'nin yeğeni Ece Deniz'in de ikamet ettiği bu iki katlı ev mutlaka onarılmalı, üst kat Ece Ayhan müzesi haline getirilmeli, alt kat da bu zeki, işsiz güçsüz, yoksul, topraksız, muhtarın ve köylülerin vicdanında barınan yeğenin oturup kalkacağı biçimde onarılmalı. Bu iş de başta Çanakkale belediyesine, 18 Mart Üniversitesine, Konak ve İzmir belediyeleri ile ilgili sivil kurum ve kuruluşlara düşüyor. Çanakkale'den saat altı sularında hareket etmiş, 11 sularında Bergama'ya inmiş olan bizler oradaki güzelim yemek ve etkinlikten sonra otele ancak saat 2 sularında varabilmiş, odalara ise ancak 2.30 civarında girebilmiştik. Ertesi gün, saat sekizde kalkmış, alelacele bir kahvaltıdan sonra yorgun argın, tekrar saat dokuzda yola koyulmuştuk. Bir gün önce de saat sekizde kalkacak olan otobüse yetişmek için sabah saat altıda kalkmamız gerektiği düşünülürse, yorgunluğu sürekli üstümüzde taşıdığımız anlaşılacaktır. Nitekim otobüsün İstanbul'dan kalktığı ilk dakikalardaki canlılığın yerini sonradan bir hareketsizliğe bırakması bundan olmalıydı. İzmir… Can Yücel'in kendisine benzetmede her gördüğümde zorluk çektiğim heykelinin önünde geçen uzun ve gereksiz dakikalar. Şunu fark ettim ve demem gerekiyor. Bundan böyle belki ders olur. Çok insana söz veriliyor. Falanın da gönlü kalmasın gibisinden. Mikrofon çok seviliyor. Konuşma yapmak çok seviliyor. Söz cıvatası çıkana değin çekiçlendi. Sakız gibi çiğnendi! Daha küçük İskender curcunası başlamadan İzmir'in Alsancak'ında, o Can Yücel sokağında bu havada savrulan konuşmalar sayesinde, saatler boşa gitti. Nitekim Neşe Yaşın bu söz severliği, İlhan Berk'in mezarı başında yorgun, bıkkın yanıma gelip oturduğunda şöyle dile getirmişti fısıltıyla, ''arkadaşlar konuşmayı ne çok seviyor!'' sadece söz severlik mi? mekan dinlemiyordu arkadaşlarımız. Mezar başında bile, önemli olmasa da, anlamsız sözlü sataşmalar yaşanmadı değil. Bu durum İzmir'deki, bir etkinlik merkezi haline getirilmiş harika, görkemli ve insana dinginlik veren Havagazı Fabrikası'ndaki yemekte de sürmüştü. Bu projeyi hayata geçirenlere kocaman bir teşekkür. Ama gereksiz ve içi boş konuşmalar orada da vuku buldu. Bir mikrofon iktidar aracı olabiliyormuş demek. Ya bir de kürsü olsa bu, nasıl olur iktidar yanılgısı? Dinleyenler üzerinde söz işkencesini tekelinde bulundurmak isteyenlere duyurulur. Etkinliklerde az ve özlü konuşmak evrensel bir ahlak ilkesidir. Dinlenmeyen sözün sokaklarda uğultuya dönüşerek akışı ne ola? Sonra ikide bir ''arkadaşlar, dinleyelim lütfen'' uyarıları, bana kasabalardaki bayramlarda çektiğimiz bıktırıcı; devletin iktidar üretme aracına dönüşmüş mikrofon ve kürsü kullanma zorbalığıyla atılan hamasi tiratları anımsattı. İzmir'de bizlere katılan değerli arkadaşlarla koyulduğumuz yol ise Hüseyin Peker'in benim önerim üzerine mikrofonu kapıp işin cıvığını çıkarmasıyla çekilmez oldu; bizim perişan halimiz, Peker'in çıkardığı gürültü kirliliğiyle tam bir işkenceye dönüştü. Bodrum'daki karşılama ise gerçekten güzeldi, lezizdi. Latife de Bodrumlular da kendilerine yakışır bir karşılama hazırlamışlardı. Neşe'nin yüzü gülmeye başlamıştı nitekim. Kentlilik her yere sinmişti. Orada da onlarca dakika geçirdik ama kimse oflamadı, puflamadı. Yani ki bu karşılama tam havasında ve gerekli biçimde sürdü. Şunu belirteyim ki etkinlikte tek tıkırında işleyen biraz da dar zamanlara sıkıştırılan yemek yeme ve içki içme faslı oldu Önder Kızılkaya'nın dediği gibi. Yemek kısa bir zaman aralığına sıkışmış olsa da gerçekten zevk vericiydi. Manzara dinlendiriciydi. Loş ışıkta, espri dolu dakikalar geçirildi. Resimler çekildi. Latife Tekin'in daveti üstüne yemekten hızlıca kalkarak Gümüşlük Akademisi'ne yola koyulduk. Otobüsten inildi ve akademiye doğru tırmanış başladı. İskender İzmir'den otobüse binen genç biriyle yanımdaydı ve birlikte yürüdük o toprak yolu. Yolda bana anlamadığım bir şey söyledi. Kendisine ''paşa'' denecekmiş bundan böyle. Ben de aramızdaki hukuka dayanarak ''çük'' paşası mı diye soruverdim orada. Gülüştük. Neşeliydi. Kendisine tanıdığım bir sivil paşadan söz ettim. Elbette biri Zeki Müren idi bu. İkincisi olsa olsa… Kahkaha atarak akademiye vardık. Görkemliydi Akademi. Latife'yi içten kutladım. Böyle bir yer yaratmak kolay olmasa gerekti. İlk defa gördüğüm Akademi bir çok yerleşim yerinden oluşmuş bir modern köy havasındaydı. İçimden buraya gelip yerleşmek geçmedi değil. Ay ışığında gizemli ve etkileyiciydi. Amfi ise tam bir şiir okuma yeriydi gerçekten. Hatta insan sabahları, ya da gecenin geç vakitlerinde burada sırt üstü uzanarak geçmiş zamana uzanabilir, elindeki şarabı (mutlaka kırmızı) bir ucu tarihe değen şiirler yazabilirdi. Ama şiir, bu akşam sözün ve el kol hareketlerinin egemen olduğu şiddete bırakacaktı yerini. Ertesi gün sunum yapacak olan İskender, o geceye hazırlık olsun diye sabaha kadar içerek şiir okuyacağımızı söyleyince ilk ben karşı çıktım. Halatı tek taraflı herkese karşı çekmesini adaletli bulmamıştım. Zorlu ve uzun yolculuğumuzu anımsattım. Yol yorgunu olduğumuzu söyledim kendisine. Ertesi gün sağlıklı biçimde etkinliğin sürdürülmesi için şimdi dinlenmeye ihtiyacımızın olduğunu söyledim. Arkadaşların ''kısa bir şey olsun'', Latife'nin ise bir yarım saat-bir saatlik bir etkinlik yapılması doğrultusundaki öneriyi benimsemesi üzerine şiir okunması ve söyleşi yapılması için anfiye geçildi. Şahsen benim otele gitme şansım olsaydı, bu akşamki sunuma katılmazdım. Akademi ile otel arasındaki uzun mesafe ve topluca kullanılacak otobüs dışında başkaca bir aracın olmaması, bu beklenmedik sunuma katılmaya adeta zorladı beni de. İskender Altay'ı da yanına aldı ve birlikte sunum yapacaklar. İçtenler. Sürekli olarak birbirleriyle ağız kavgası ettiklerinden ve sonra da barıştıklarından söz ettikleri aklımda kalmış. Sevimliler de. Otuz yıla varan bir arkadaşlık var aramızda. Gülümseyerek bakıyorum her ikisine de. Ancak her ikisi de çok sarhoşlar. Genç biri de sürekli, bir biçimde sahnede. Nedenini kimse bilmiyor. İskender ondan genç şair diye söz ediyor. Söz havada dolaşıyor. Derken adımı duydum. Daha sahneye yeni çıkmış ve bir şey söylemeye fırsat bulamamıştım ki Mehmet Sarsmaz sahneye geldi, elini içten bir biçimde omzuma koydu. Kendisine yerine oturmasını ve kendisini çağıracağımı söyledim. O sahnede kalmakta direnince oturmasını yeniden istedim. Ve kendisine birkaç dakika sonra söz fırsatı yaratacağımı söyledim. O da aşırı derecede içkiliydi ve kendisini arızaya takmıştı. Bir dakika demesine kalmadan İskender geldi. ''Sen de kimsin'' diye sordu Sarsmaz'a. Soru emrediciydi. "Burada konuşmak için şair olmak gerekir'' deyince, İskender'den Sarsmaz'ı idare etmeyi bana bırakmasını istedim. Altay da İskender'in Sarsmaz'ı idare etmesi için Sarsmaz'ın iyi biri olduğu yolunda birkaç şey söyledi. Olmadı. Ağız dalaşı gittikçe sertleşiyordu. İskender sürekli biçimde sahneye dalan ve ille de konuşmak isteyen Sarsmaz'ın konuşmasını oya sundu. Yoklamada iki kişi konuşmamasını istedi? Bu da İskender ile o genç kişiydi. Tartışma karşılıklı suçlamaya ve birbiri üstüne yürümeye varmıştı. O sırada otobüse İzmir'den binenlerden Salih hoca, İskender'in yanı sıra gezinerek ve sözün şiddetin içinden gerildiği bir biçimde ''sen sunum yapmayı beceremiyorsun, sahneyi terk et'' mealinden suçlamalı bağırması, ve suçlamasını sürekli bir biçimde sürdürmesi Sarsmaz'ın zıvanadan çıkarttığı İskender'i iyice ateşledi ama o gencin varlığı bence İskender'in raydan çıkmasına asıl sebep idi. Ben sahneye döndüm. Yerime geçtim. Mehmet Sarsmaz o sırada sahneyi de anfiyi de terk etti. Latife ardından koşup getirdi Sarsmaz'ı. Ben de o sırada dışarı, bar tarafına fırladım Latife'nin ardı sıra. Ama bir masaya takılıp kaldım. Bütün bunlar bir iki dakika içinde olmuştu. İskender sahnede yaratılan eğretilemenin tutsağı halindeydi sanki. Sarsmaz olayı aynı dozda sürdürüyor, herkes herkesle sürekli şiddet dilinin içinden tartışıyordu. İskender'in aşırı içkili olması, kendisini toparlayıp sunumun provasını sağlıklı bir biçimde sürdürmesine engel oluyordu. Sanırım orada bulunanları etkinliğe bağlayan ip kopmuştu. Alkol şişenin dışına taşmıştı. Biz, yanılmıyorsam Çerkez Karadağ, Önder Kızılkaya ve ben sohbete başladık. İskender'in bizim tarafa birkaç kişinin kendisini engelleyecek biçimde tutar durumda geldiği de oluyordu. Bu ara Deniz de geldi bizim masaya. Bir ara Altay ile ağız dalaşına girdiğini gördüm İskender'in. Bütün bunlar hızlı gelişiyordu. Yani sanki herkes birbiriyle ağız dalaşı içindeydi. Genç ise sürekli sahneye hamle yapıyor ''Söz söyletmem İskender'e, İskendeeer'' diye bağırıp duruyor, birilerinin kendisini sakinleştirmesine izin vermiyor, bağırıp çağırıyor, el kol hareketleri yapıyor, şiddeti adeta sahneye çekiyordu. Birinin bir ara ''Metin abi birbirlerine saldırıyorlar, çabuk git'' sözü üzerine içeriye geçtim. Benden önce Önder girmişti sahneye. Sahnede herkesin herkese bağırdığını, itiş kakışları gördüm. Altay İskender'e bağırıyor, gence haklı olarak sahneyi terk etmesini söylüyordu. Söz sinkafa dönüşmüştü artık. Namık Kuyumcu İskender ile genç olana bağırıp çağırıyor, gitmelerini istiyor, İskender ve genç de bazen sahnede birilerine doğru, bazen de sahneye doğru sürekli hamle yapıyordu. O arada yumruk demeyeyim, zira öyle yumruk atılmaz, nasıl desem, yumruk biçiminde sıkılmış eller, kollar havayı dövercesine sallanıyor, itişip kakışmanın gerilimini arttırmaya yarıyordu sanki sadece. O anda ben devreye girip, otobüsle otele dönmeyi önerince herkes aynı öneriyi tekrarladı. otobüse doluşuldu. Gece de böyle bitti. Sonrası sahnede kalmalıydı. Benim olaylı geceden anımsadıklarım ve gördüklerim bunlar. Sonuç olarak istenmeyen bu olayların baş tetikleyicisi, şiddeti sürekli besleyen yazısında kendisini sütten çıkmış ak kaşık gibi gösteren Mehmet Sarsmaz idi diyebilirim. İkinci tetikçi ve olayların şiddete dönüşmesinde asıl rolü oynayan o, Özgür Asan adlı genç şiir sever idi. Sahneye bütün bedeniyle, el kol hareketleriyle dalan, kendisini sakinleştirmek isteyenleri tartaklayarak, itiştirerek adeta freni bozuk bir otobüs gibi giren o genç idi. Mehmet sarsmaz ile sınırlı kalsaydı, sanırım olaylar rezalete dönüşmeden gece sürdürülebilirdi. Salih hoca ise yangına körükle demeyeyim ama üfürüğünün bütün gücü ile katılmıştı. Ertesi gün ise, yapılacağı söylenen etkinliklerin hepsi yapıldı. Ama İskender ''şiirli otobüs''ün toplu biçimde katıldığı bu etkinliklere, belki de bir gece önce olan tatsızlıklardan dolayı katılmadı. Yanındaki genç de. İskender'in açıklamasına gelince… Nasıl diyeyim. Tanıdığım İskender mi söylüyor o sözleri? Bilmiyorum. Ertesi gün konuşup kendisine hatalarını anımsattığımda ''Ama beni tartakladılar, dövdüler Metin'' dese de hatalarını kabul etmişti. Zaten ertesi gün İskender beni arayıp kendisini dövdüklerini söylediğinde ben de başkalarına sordum olayın iç yüzünü. Dövme olayını onaylayan kimseye rast gelmedim. Sezai ise sadece kendisine yapılan saldırıyı etkisiz hale getirdiğini söylüyordu. İskender'i ikna etmek için sahneye indiğini, ancak olayların saldırıya dönüştüğünü vurguladı. Sonuç mu? O sahnelerde bir iki yumruk olmuş olabilir mi? O karışıklıkta, o sahnenin her noktasının birbirine karıştığı kargaşada, tarafların birbirine el kol sallayarak saldırmak istediği ama bir biçimde orada bulunanlarca izin verilmediği o hengamede bundan doğal ne olabilirdi? Ayrıca olsa ne yazar artık? Gülseli İnal'in sempozyumda söylediği ve magazin sayfalarına taşan ''sempozyumdaki konuşmacıların hepsi erkek, ben bu nedenle protesto ediyorum'' sözleri ise gerçekten bir duyarlığın abartılmasından başka bir şey değildi. Ama orada bulunan ve daha haber nedir diye bir şeyden zerre kadar bilgisi olmadığını düşündüğüm muhabir tarafından yaldızlanıp yaldızlı yalanlar eşliğinde verildi. Olay şöyle oldu: Gülseli sempozyumun yapıldığı salonun hemen giriş kapısında bu düşüncesini ilk bana söyledi. Ben de espri olsun diye ''Aman Gülseli, bizi de kadın olarak düşün'' dediysem de, ki bu sözlere herkes gülmüştü, Gülseli salona dönerek aynı sözleri tekrarladı. Olay abartılacak gibi değildi. Benim şairlere sözüm şu: birbirlerinin dışında hedef belirlesinler artık ve bu hedef şöyle hedef alınmaya değer olsun! 21 Eylül
* Birinci
İlhan Berk Buluşması neydi?* Kültürazzi ve Küçük İskender ve Mehmet Sarsmaz * Manifestolar üzerine * 1923-53 Dönemine Kısa Bir Bakış * Beylik * Marketler üzerine çeşitlemeler ve şiir * Birlikte yaşamak-4: Kılavuz kim? * Birlikte yaşamak-3: Ölümün pençesinde Dünya ve Şiir * Metin Cengiz'in ikinci yazısı: Birlikte yaşamak-2 * Metin Cengiz'in ilk yazısı: Birlikte yaşamak |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |