![]() 11. İstanbul
Bienali kavramsal çervesi, hem Ivet Ćurlin, Ana Dević,
Nataša Ilić ve Sabina
Sabolović'ten oluşan küratör grubu WHW-What, How & for Whom-Ne,
Nasıl ve Kimin İçin'in tarzıyla; Bienal öncesi
düzenlenen Kırmızı İplik
Konuşma ve Sohbetler Dizisi'yle de bakılınca daha dolu bir sanatsal
içerik beklentisi oluşturduysa da yine tıpkı 2007'de olduğu gibi 1-2
çalışma dışında Bienal hayalkırıklığı yarattı.
* ''İsimsiz'' 2011 İstanbul Bienali * Kırmızı Giyen Kadınlar'ın Bienali.... 2007'de Hou Hanru'nun küratörlüğünü yaptığı ve kavramsal çerçevesi ''İmkânsız Değil, Üstelik Gerekli: Küresel Savaş Çağında İyimserlik'' olan 10. Bienal, hem Hanru'nun bienalin içeriğiyle alakası olmayan politik söylemi, hem de sergilenen eserlerin işlerin kavramsal çerçeve ile uyumsuzluğu, özellikle İMÇ'deki sergi alanlarının karışıklığı, Çinli ''sanatçılar''ın çokluğu, iyimserlik içermemesiyle eleştirilmiş, kafasına naylon torba geçirip çekilen videonun sergilenmesi gibi, ''Yakmalı mı Yakmamalı mı'' başlığıyla AKM'de açılan sergide mekân-konsept-içerik uyumsuzluğunun ötesinde ''2005 yılının Ağustos ayında Xu Zhen ve ekibi Everest'in 8848.13 metrelik zirvesine tırmandı. Zirvenin en üst kısmını kesmeyi ve dağdan indirmeyi başardılar'' diye poliüretandan bir ''şey''le her dükkândan alınabilecek kamp malzemelerinin enstelasyon diye koyulması gibi ''sanatsal'' yanı pek olmayan işler beğenilmemişti. WHM'NİN KAVRAMSAL ÇERÇEVESİ 11. Uluslararası İstanbul Bienali, başlığını Türkçe'ye "İnsan Neyle Yaşar?" olarak çevrilen "Denn wovon lebt der Mensch?" adlı şarkıdan alıyor. Bu şarkı Bertolt Brecht'in Elisabeth Hauptmann ve Kurt Weill ile birlikte tam 80 yıl önce yazdığı Üç Kuruşluk Opera adlı oyunun ikinci perdesinin kapanış parçası. John Gay'in 18. yüzyılda yazdığı Dilenci Operası'nın bir uyarlaması olarak yazılan oyun, 1928'deki galasında muazzam bir başarı kazanmış, kısa sürede hem sanatsal bir biçim hem de toplumsal ve siyasi değişimin bir aracı olan tiyatroda devrim niteliğinde değişikliklerin yolunu açmıştı. Her ne kadar Brecht henüz bir yıl geçmeden daha keskin ve didaktik oyunlar (Lehrstücke) yazmaya yönelse de Üç Kuruşluk Opera, yazarın "Her suçlu bir burjuva, her burjuva bir suçludur" savına dayalı olarak, tiyatro "janrları"na ilişkin mevcut kavramlar ve oyunun izleyiciyle ilişkisinde yarattığı değişimle "tiyatro aygıtı"nda bir dönüşüm sağlamıştı. Tom Waits, William S. Burroughs ve Pet Shop Boys gibi farklı tarzlardan sanatçılarınkini de içeren sayısız popüler yorumu gerçekleştirilmiş olmasına rağmen, "İnsan Neyle Yaşar?" sarsıcı ve itici gücünden hiçbir şey kaybetmemiş durumda. Şarkı, 20. yüzyıl popüler kültür tarihinde özel ve neredeyse simgesel bir rol oynamayı sürdürdü. Yine de bir serginin başlığı olarak bu cümle kuşkusuz kulağa fazlasıyla abartılı gelebilir; özellikle de asıl vurgunun cevapta değil de sorunun kendisinde olduğu düşünülürse, daha da iddialı ve hatta kibirli görünebilir. Ama neden olmasın? Brecht'in sorduğu soru bugün de aynı aciliyeti taşımıyor mu? 1929'daki ekonomik krizin ardından dünyayı dönüştüren değişimlerden pek de farklı olmayan, felaketle sonuçlanabilecek küresel değişimlerin yaklaştığı korkusuyla yaşamıyor muyuz? Sanatın toplumsal değişime önayak olmasıyla ilgili sorular, solun faşizmle ve Stalinizmle karşı karşıya geldiği 1930'lardaki kadar acil cevap beklemiyor mu? Yoksa sanat janrlarıyla sınırlanmış, kültürel eğilimler olarak adlandırılabilir ve pazarlama açısından kârlı görünen tam kapsamlı bir kültür endüstrisi sistemi ve onun güne ve duruma bağlı olarak büründüğü bozuk biçimlerin bu soruları cevaplamış olduğunu mu düşünüyoruz? Ancak Uluslararası İstanbul Bienali gerçekten de büründüğü her hal ve taşıdığı her başlıkla yerel, ulusal ve uluslararası arasındaki dinamiklerin bilindik karmaşıklığının yükünü taşıyan son derece temsili bir sanat sunumu. Dolayısıyla pazarlamaya, siyasi, kuramsal ve sanatsal kullanım ve suiistimallere açıklığıyla faydalı olabilecek çelişkiler ve beklenmedik bir aradalıkları tetikleyebilecek şatafatlı bir başlık son derece uygun da olabilir. Brecht'in Marksizmi ile ütopya, ütopyacı potansiyel ve sanatın siyasete alenen dahline olan inancı, hâkim çağdaş bakış açısından/açılarından değerlendirildiğinde şüphesiz biraz modası geçmiş, tarihsel açıdan yersiz ve kurumsal solun çöküşüyle neoliberal hegemonyanın yükselişine tanık olduğumuz bu dönemle uyumsuz görünüyor. Ancak asıl soru bu durumun aslında yaşadığımız döneme özgü bir belirti olup olmadığı. Brecht'in 1960'lar ve 70'lerdeki inanılmaz popülerliği ve yumuşak bir geçişle "bir klasiğe" dönüştürülmesinin ardından bugünkü "unutulmuşluğu" ile "modası geçmişliği", tam da çağdaş toplumla ve sanatın onun yaşamında oynadığı rolle ilgili bir şeylerin ters gittiğinin göstergesi değil mi? Üç Kuruşluk Opera, burjuva toplumunda mülkiyet dağılımı sürecini konu edinir ve edebi bir anlatımla "kapitalizmin, ekonominin, dahası paranın kendine özgü gerçeklik ve dinamiklerinin"1 hâlâ geçerli bir temsilini sunar. Oyun 1928'de, Weimar Cumhuriyeti'nin zirvede olduğu dönemde ve Hitler'in Almanya'da iktidara gelmesinden hemen önce, burjuva ideolojisinin hayırseverlik, adalet sistemi, emniyet örgütü, evlilik, romantizm, kardeşlerarası sevgi, din ve bağımsız otorite gibi çeşitli bileşenlerine acımasızca ışık tutar. Brecht kendisi de Gay'in Dilenci Operası'nı yazdığı erken endüstriyel kapitalizm dönemiyle kendi dönemi arasındaki benzerliklere işaret eder: "Hâlâ, her nasılsa, aynı sosyolojik durum içerisindeyiz. Tıpkı iki yüz yıl önce olduğu gibi bugün de, neredeyse her seviyede, çok çeşitli yollarla da olsa, ahlaki prensiplere ahlaki bir yaşam sürerek değil ahlakın sırtından geçinerek hürmet eden bir toplumsal düzene sahibiz."2 Bu durum, vurgunun periyodik olarak dini ahlak ile liberal demokrasi arasında gidip geldiği günümüzde de devam ediyor. Bugün "İnsan Neyle Yaşar?" sorusu Brecht tarafından ortaya atıldığı 1928 yılındakinden bile daha büyük bir aciliyet ve güncellik taşıyor. Liberal ekonominin hızlı gelişiminin toplumsal uzlaşmanın dağılması üzerinde 1928'de gösterdiği etki ile günümüzdeki etkisi arasındaki benzerlikler çarpıcı; bu açıdan, 20. yüzyılın bir diğer dev yazarının, temel eseri Büyük Dönüşüm'ü 1944'te yayımlayan siyasal iktisatçı Karl Polanyi'nin analizini hatırlamakta yarar var. Polanyi, "kısıtlamaları kaldırılmış piyasa ekonomisi"nin gelişimi ve ardından faşizmin yükselişi üzerine yaptığı analizde, toplumsal gelişimle ekonomik gelişimi uzun vadede ayırma eğiliminin, son noktada toplumsal karmaşa ve totaliter rejimlerin yükselişiyle sonuçlanacağına dikkat çekiyordu. Tıpkı Polanyi'ninki gibi, Brecht'in İkinci Dünya Savaşı öncesi gelişmelere ilişkin analizi de günümüzdeki durumla ürpertici benzerlikler taşıyor ve özellikle dünya ölçeğinde yoksulluğun ve baskının sürdürülmesine hizmet eden sahte ahlaki standartları ifşa etme konusunda ısrar ediyor. "İnsan Neyle Yaşar?" sergi açısından, bizim ve sanatçıların bugün aciliyet taşıyan ekonomik ve toplumsal soruları sormamızı sağlayan hem bir tetikleyici, hem de bir tür senaryo işlevi görecek. Şarkının sözlerine şöyle bir göz gezdirdiğimizde bile birçok olası tema keşfedebiliyoruz: Zenginlikle yoksulluğun, besin kaynaklarıyla açlığın dağılımı, siyasi manipülasyonlar, cinsiyete dayalı baskı, toplumsal normlar, nabza göre ahlak, dine dayalı ikiyüzlülük, kişisel sorumluluk ve baskıya boyun eğme… Bunlar kesinlikle "önemli" ve neredeyse önceden tahmin edilebilecek konular; birçok sergi de, özellikle çağdaş bienaller, bu konuların üzerine gitmeye çalışıyor. Bugün bienaller, kentlerin kendilerini uluslararası iletişime elverişli özellikleriyle küreselleşen dünya haritasında konumlandırmak için kullanmaya çalıştıkları kültürel turizm bileşenleri, bir başka deyişle, sanatın genellikle havalı, hoş, eğlenceli olarak sunulduğu birer "kültürel alışveriş" öğesi olma eğilimindeki sergiler haline geldi… Brecht, sanatın "lezzete dair" muamele görmesi olarak nitelendirdiği, sadece eğlence amaçlı kullanımına şüphesiz eleştiriyle yaklaşıyordu, ama onun eğlendirici rolünden de uzak durmadı. Popüler kültür ve kitle kültüründe sorun, Brecht'in bizi uyardığı üzere, haz değil, hazzın işlevidir. Dolayısıyla sorun, Žižek'in işaret ettiği gibi, süper-egonun eğlenme talebinin toplumsal düzen ve baskının ana mekanizması haline geldiği bir toplumda "hazzın nasıl özgür kılınacağı" ve zevk alma yeteneğine devrimci rolünün nasıl iade edileceğidir. Brecht'i tekrar gündeme getirmek çağdaş kapitalizm koşullarında sanatsal uğraşın rolü hakkında bir düşünme denemesine girişmek, günlük pratiklerimizi, değer sistemlerimizi ve eylem biçimlerimizi yeniden değerlendirmek anlamına geliyor. Elbette, Fredric Jameson'ın işaret ettiği gibi, "‘günümüz için bir Brecht'i', ‘Brecht'te yaşayanı ve ölmüş olanı', postmodern veya gelecek için bir Brecht'i, post-sosyalist hatta post-Marksist bir Brecht'i, eşcinsel kurama veya kimlik siyasetine uygun bir Brecht'i yeniden keşfetmek veya hayata geçirmenin Brecht'e fazlasıyla aykırı bir çaba"3 olacağına şüphe yok. Peki Brecht'e yeniden keşfedilmesi ve yeni kuşaklara gösterilmesi gereken bir klasik olarak değil de, çeşitli sanatsal pratikler ile sanata yaklaşım modelleri, önerileri ve stratejilerinin kaynağı olarak dönemez miyiz? Bienal kavramsal çerçevesini geliştirmede Brecht'i bir başlangıç noktası olarak alırken yöntem sorunu da hayati bir önem taşıyor. Brecht'in izinden giderken, onun günümüzde akademik solun bir Che Guevara'sı veya geleneksel ortodoks solun değişmez yazarı imgesini görmezden gelerek "Brechtoloji"ye ve onun deneylerinin sayısız yeniden keşfinin son bulduğu çıkmaz sokağa umursamazca yüz çevirmek mümkün mü? Bunun yerine Brecht'i serginin biçim ve yapısını ararken önderlik edecek (kızıl) bir hat olarak takip etmek, bu "bakmanın ötesinde"ki yaklaşımla izleyiciyi daha üretken bir katılımcı, hatta bir suç ortağına dönüştürmek mümkün mü? Brecht'in bizim bugün sanatçılar, yazarlar ve küratörler olarak tekrar edebileceğimiz jestleri, yaklaşımları ve teknikleri nelerdir? Bunun sonucu ne olabilir? Kolektif yaratıcılık, epik tiyatro, yabancılaştırma efekti (Verfremdungseffekt), bir popüler eğitim ve siyasi ajitasyon aracı olarak sanat… Sanatçının ve sanatın toplumsala müdahale ettiği bu konumlar birer model olarak hâlâ heyecan verici değil mi? Bugünün perspektifinden bakıldığında Brecht'in bir çözüm veya doğrudan bugüne tercüme edebileceğimiz unutulmuş bir yöntem önerdiği anlamına gelmiyor bu, hatta, tam aksini söylüyor: Asıl mesele, şimdinin sorunlarını doğru formüle edebilmek için bizi harekete geçirecek bir siyasi-estetik boz-yap yaratabilmek. Brecht bizi, kuralları hakkıyla öğrenip eleştirel yetilerimizi veya müdahale ve değişim potansiyelimizi köreltmeden nerede durduğumuzu tekrar tekrar yeniden düşünmeye, dünyayı amatör aktörlerden oluşan bir yer olarak görmeye davet ediyor. Brecht, yazar ve yönetmen olarak, tiyatronun "üretim aygıtı"nı sürekli kesip açmayı ve ortaya sermeyi, sonra da yapısını bozarak onu dönüştürmeyi hedefledi; bizi "çağdaş sanat aygıtı"nın mevcut çıkmazından kurtaracak yaklaşım da bu olsa gerek. Brecht'in ortaya koyduğu "işe yararlık" sorunu burada öncelikle sanat ile toplumsal ilişkilerin etkileşimini gözlemleme ihtiyacı anlamına geliyor. "Ortodoks sol bir konumla çağdaş sanat arasındaki çatışmanın çağdaş sanatın anlaşılmasında belirleyici bir rol oynadığı"4 İstanbul ve Türkiye'de, küresel neoliberalizm ve yerel etnik temelli ulusalcılığın çifte açmazından bir çıkış aramak kendini adamaya değecek tek uğraş gibi görünüyor. 1- Fredric Jameson, Brecht and Method (Brecht ve Yöntem), Verso, Londra-New York, 2000, s. 13. 2- Bertolt Brecht, "On the Threepenny Opera/Üç Kuruşluk Opera Üzerine", Threepenny Opera (Üç Kuruşluk Opera), ed. ve çev. Ralph Manheim ve John Wilett, Penguin Classics, 2008, s. 92. 3- Jameson, age, s. 5. 4- Süreyyya Evren, �Art + Politics. From the Collection of the City of Vienna/Sanat + Siyaset. Viyana Şehir Koleksiyonundan� içinde, editör Hedwig Saxenhuber, Viyana Şehri Kültürel Çalışmalar Bölümü için, 2008. (Museum on Demand: SpringerWienNew York), 170-183. |
Sayın
baylar,
bize hep ders verirsiniz:
“Aman, günah, ayıp, kötü, yanlış.” Aç karnına kuru öğüt çekilmez. Önce doyur beni, ondan sonra konuş. Sende göbek, bizde ahlak nedense. Şimdi bizi iyice dinle bak; İster şöyle düşün, istersen böyle: Önce ekmek gelir, arkadan ahlak. Artık vermek gerek, unutmayın sakın, Tüm nimetlerden, payını yoksulların. İnsan neyle yaşar? İnsan neyle yaşar: Ezip hiç durmadan. Soyup, dövüp, yiyip yutarak insanları. Yaşayabilmek için hemen unutmalı, İnsanlığı unutmalı insan. Katı gerçek budur, kaçınılmaz Kötülük yapmadan yaşanamaz. Efendiler bize ahlaksız dersiniz Kötü kadın, utanmaz fahişe Aç karnına suçlanmak hiç çekilmez Önce doyur beni ondan sonra söyle Sende şehvet, bizde edep nedense Şimdi bizi iyice dinle bak; İster şöyle düşün, istersen böyle: Önce ekmek gelir, arkadan ahlak. Artık vermek gerek, unutmayın sakın, Tüm nimetlerden, payını yoksulların. İnsan neyle yaşar? İnsan neyle yaşar: Ezip hiç durmadan, Soyup, dövüp, yiyip yutarak insanları. Yaşayabilmek için hemen unutmalı, İnsanlığını unutmalı insan. Katı gerçek budur, kaçınılmaz. Kötülük yapmadan yaşanamaz. TÜRKÇEYE ÇEVIREN:
Tuncay Çavdar
11. Uluslararası
İstanbul Bienali’nde 3 ana sergi mekânında 120’yi aşkın proje
sergilenecek.
Kavramsal çerçevesi, Brecht’e yeniden keşfedilmesi ve yeni kuşaklara
gösterilmesi gereken bir klasik olarak bakmayı değil, geçmişin saklı
kalmış tarafları üzerine bugün artık düşünmeye başlamayı ve sanatın,
toplumsal olana müdahale ve estetik jest arasındaki eski ilişkilerin
gözden geçirilmesi ve yeni ilişkiler kurulması açısından nasıl
olasılıklar barındırdığını araştırmayı öneriyor.
SANATÇILAR: Jumana Emil Abboud Vyacheslav Akhunov Mounira Al Solh Nevin Aladağ Hüseyin Bahri Alptekin Doa Aly Karen Andreassian Yüksel Arslan Zanny Begg Lidia Blinova Anna Boghiguian KP Brehmer Bureau d'études Cengiz Çekil Danica Dakić Lado Darakhvelidze decolonizing.ps [Sandi Hilal, Alessandro Petti, Eyal Weizman] Natalya Dyu Rena Effendi Işıl Eğrikavuk Etcétera... Hans-Peter Feldmann Shahab Fotouhi İnci Furni Igor Grubić Nilbar Güreş Margaret Harrison Sharon Hayes Vlatka Horvat Wafa Hourani Hamlet Hovsepian Sanja Iveković Donghwan Jo & Haejun Jo Jesse Jones Alimjan Jorobaev Michel Journiac KwieKulik [Zofia Kulik sunuyor] Siniša Labrović Signs of Conflict: Political Posters of Lebanon's Civil War [Çatışma Belirtileri: Lübnan İç Savaşının Siyasi Afişleri,Zeina Maasri projesi] David Maljković Marwan Avi Mograbi Rabih Mroué Aydan Murtezaoğlu & Bülent Şangar Museum of American Art [Amerikan Sanatı Müzesi] Marina Naprushkina Deimantas Narkevičius Ioana Nemes Wendelien van Oldenborgh Mohammed Ossama Erkan Özgen Trevor Paglen Nam June Paik Marko Peljhan Darinka Pop-Mitić Lisi Raskin María Ruido Larissa Sansour Hrair Sarkissian Ruti Sela & Maayan Amir Canan Şenol Société Réaliste Mladen Stilinović Tamás St.Auby Jinoos Taghizadeh Oraib Toukan Vangelis Vlahos Simon Wachsmuth Artur Żmijewski What is to be done / Chto delat? MEKÂNLAR Antrepo No.3 Meclis-i Mebusan Caddesi Liman İşletmeleri Sahası Tophane Feriköy Rum Okulu Abide-i Hürriyet Caddesi No.5 Şişli Tütün Deposu Lüleci Hendek Caddesi Koltukçular Çıkmazı No.1 Tophane AÇILIŞ PROGRAMLARI Sunum
ve Panel
"Kültürel Aracılar" Küratörler: Nikolaus Hirsch, Philipp Misselwitz, Oda Projesi Katılımcılar: Nikolaus Hirsch, Philipp Misselwitz, Oda Projesi, Shahab Fotouhi, Shahira Issa, Gregory Sholette, William Wells Moderatör: Nina Möntmann 10/9/2009, Perşembe, 15.30-18.00 Eski Platform Garanti, İstiklal Cad. Kitap Tanıtımı Brian Holmes, Aşırıkoddan Kaçış Yayımcılar: Van Abbemuseum, Eindhoven & WHW, Zagreb 10/9/2009, Perşembe, 18.30-19.30 Eski Platform Garanti, İstiklal Cad. Aşırıkoddan Kaçış: Kontrol Toplumunda Aktivist Sanat, yazar Brian Holmes'un jeopolitik ve jeopoetiğin imkânları ve sorunsallarıyla uğraşan metinleri ve denemerini içeriyor. Güncel toplumsal ve siyasi gelişmelerine ve bunların sanatsal süreçle nasıl ilişkilendiğine dair kavrayışıyla yeni bir "jeo-eleştiri" (geocritique) alanı açan Holmes, günümüzün önemli yazarlarından ve düşünürlerinden biridir. Konuşma-Performans
Rabih Mroué: "İmgelerin Sakinleri" 10/9/2009, Perşembe, 21.00 Emek Sineması, Beyoğlu "İmgelerin Sakinleri", Bidoun dergisi, Tanzquartier Wien ve Ashkal Alwan / Beyrut ortak yapımı bir konuşma-performanstır. Mounira Al Solh, (Not Only Arabic / Sadece Arapça Değil), Sayı 2 Mounira Al Solh'un dergisi NOA (Not Only Arabic / Sadece Arapça Değil), özel dergi/performans arasında duran deneysel bir jest olarak tasarlandı. NOA'nın ikinci sayısı İstanbul Bienali'nde Tutuklama Başka Bir Şeyin Altında Gömulu¨ adıyla yayımlanacak. Dergi tutuklama kavramını ele alıyor. Dergide yer alan yazılar arasında şunlar var: Benlik ve Bedenden Tiksinti - Mohammed Abi Samra, Tutuklanamayacak Tum Ruzgârlara - Alena Alexandrova, Guvenlik Nedeniyle- Amal Issa, Harekete Karşılık - Zachary Formwalt ve Açıklama VI - Erden Kosova. Dergi yalnızca 10 Eylül'den 12 Eylül'e kadar, 12.00-19.00 saatleri arasında İstanbul Bienali ofislerinde okunabilecek, zaman ve mekân kısıtlamaları nedeniyle ancak randevuyla görulebilecektir. Randevu almak için +90 (534) 397 38 78'i arayabilirsiniz. |