60'li yıllar, Şişli, İstanbul'un
gözde semtlerinden biri... Şişli'de bir apartman yoksa eğer halim
yaman...
İstanbul'un
1920'lerden itibaren varlıklı kimselerin apartman ya da apartman
dairesi edinmek istedikleri, genç kızlığımdaysa yoğun kömür kokusundan
nefes bile alamadığım semti Şişli...
O yıllarda annem babamla evlenip Boğaz'ın güzelim havasını bırakarak
burayı seçmişler mekân olarak, Ortaköy’ün tertemiz havasını bırakarak
daracık sokaklarda birbirinin üzerine domino taşları misali dizilmiş
beton evlerden birini tercih etmelerinin sebebini bugüne kadar
anlayamadıysam da onlar da uymuşlar bir modaya...
Önce Şişli Camii tam karşısına düşen daracık Hasat sokağı yokuşunun en
aşağısında bulunan Hasat Apartmanı'nda oturmuşuz bebekliğimde...
Daha
sonra bu sokağı kesen, Şişli'nin Osmanbey'den sonra en geniş caddesi
olan Sıracevizler caddesindeki Luna apartmanı hayatımın 25 yılını
geçirdiğim ev oldu...
Tabii Hasat sokak'taki yılları pek anımsamam mümkün değil ama Luna
Apartmanı'ndaki daireyi ilk görmeğe gittiğimiz günü, yaşımın daha iki
buçuk civarı olmasına rağmen hiç unutmadım...
Demek benim için
gerçekten bir dönüm noktası olduğu için bu olay aklımda bir şekilde
kazınıp kalmış.
Her tarafı tozlu boş daire'yi genel hatlarıyla, annemin elini tuttuğum
halde sofa'yla salon arasındaki camlı pervaz'dan geniş salona doğru evi
gezişimizi ve annemin olumlu ifadelerini hatırlıyorum...
Ferah denebilecek bu ev, Şişli'nin klasik güneş görmeyen çoğu evlerine
nazaran epey aydınlıktı. Sabah saatlerinde öndeki büyük salonundan bir
hayli güneş alan kocaman pencereleri vardı... Giriş'in sağ tarafına
düşen mutfağın yanındaki sonu gelmez upuzun bir koridorun ardından iki
yatak odası ve birde mini mini bir odacık daha vardı. Küçücük karanlık
bir aralığa bakan o sözümona odada genç kızlığımda ben yatacaktım...
Apartman’da o yıllar oturan konu komşu çoğu kendi halinde insanlardı,
En yukarıda oturan İtalyan asıllı briç öğretmeni tam bir İstanbul
Beyefendisiydi. Bizim yukarımıza düşen katta yine Musevi asıllı bir
aile, yan komşumuz Bayan Bella annemin senelerce saygı ve sevgiyle dolu
bir komşuluk ilişkisi kuracağı orta yaşa yakın bir bayan... Bodrum
katta sesi zaman zaman biraz fazla yükselebilen ama hani mert diye
tabir edilen cinsten âlemlerin kadını Nesrin.
Bu insanlar orada
yaşayacağım uzun yıllarda apartmandaki belirgin simâlardı.
Bizim dairenin hemen altındaki giriş katındaysa İstanbul'un eski köklü
ailelerinden birileri oturmuş vakti zamanında...
Bizim taşınmamızdan
bir kaç yıl önce söylentilere göre evdeki eşyaları olduğu gibi bırakıp
Yeşilköy'deki yazlıklarına taşınmışlar.
Biz, Luna Apartmanı’na taşındığımızda artık giriş katındaki bu dairede
kimsecikler oturmazdı...
Bu daireyi kiralamaya da niyetleri olduğunu gösteren bir işarette
yoktu...
Zaman geçti, ben 7-8 yaşlarındaydım, ilkokula gidiyordum, apartmana
girip çıkarken, bakkala gider gelirken kapıcımızın kızına rastlardım
sık sık... Yaşlarımız sanırım birbirine yakındı. Bir gün yine rastladım
kıza merdivenlerde...
Kapıcı çocukları, biz şehirlilerden bir başka
açık göz olurlardı çok kez, sanki daha bir hayatın içinde büyürler,
ebeveynleriyle içiçe geçen yaşamları onlara bazen gereğinden fazla
tecrübeler yaşatırlar böylece kendi çocuk beyinlerinde büyüklerden
görüp duyduklarıyla birleşen karmaşık bir yapı çıkarıverirlerdi
ortaya...
Daha sonra bir şekilde bizim eve çıktığımızı anımsıyorum, bana bir
şeyler anlatmaya başladı, girişteki boş daireyi anlattı, içeride
geceleri dolaşan varlıklardan bahsetti, kız bunları çok büyük bir
keyifle anlatıyordu bana, hiç korkuyormuş gibi bir hali yoktu...
Evde yaşayan kimsecikler olmadığı halde gece yarısından sonra eşyaların
çekilmeye başladığını, aşağıdaki kapıcı dairesinden yukarıda
birilerinin yürüdüğünü duyduklarını anlattı ballandıra ballandıra sonra
bana bir bardak getirmemi söyledi... ’’Bak şimdi bu bardağı duvara ya
da yere koyup kulağını dayayacaksın, o zaman bütün sesleri duyman
mümkün (Eh, tabii, apartmandaki bilimum tüm sesleri duyabilirsin de
dememişti...)
O günden sonra her apartmanın kapısını açıp asansörün yanındaki
merdivenlere ulaştığımda o tuhaf dairenin kapısına göz ucuyla bakıp
koşar adımlarla yukarı çıkıyordum...
Kapıcımızın kızından duyduklarımdan sonra annemle bu konuyla ilgili
kesin bir konuşmamı ise pek anımsamıyorum...
Sadece kendimce inanmamaya çalıştığım bu hikâyeyi kulakarkası yapmaya
gayret gösterirken oradan buradan duymaya devam ettiğim söylentiler
yüzünden günlük hayatımı, yaşadığım yuvamı korkusuz bir mekân olarak
görme gayretlerimi çok net anımsıyorum...
Bir yaz gecesi annemin benim uyuduğumdan gayet emin olarak bu konuyu
konuştuğunu (işte, bir kez daha, çocuğunuzun uyuduğundan kesinlikle emin
olmamanız gerektiğinin bir ispatı) söylediklerine kulak misafiri
olduğumu anımsıyorum yatağımda...
Annem o gece bütün inandıklarımı çökertmişti; karşısındaki kişiye ‘’Ben
anlamıyorum, inanmıyorum diyeceğim ama insanlar var diyor, peki
gerçekten bunca yıl bu ev neden kiralanamıyor, bu işte bir iş var…
Neyse önemli olan kız duymasın…’’
Söylentilere göre bu evin ilk inşaa edildiği yıllarda evi satın alan
aile burada yaşadıkları süre boyunca o derece rahatsız (!) edilmişler
ki, sonunda evi bırakıp yazlıklarına taşınmışlar...
Gecelerden bir gece evimizin uzun koridorunun en dibindeki oturma
odasında, ağabeyimle karşılıklı yattığımız yataklarımızdayız; ben, yeni
yeni dalmışım uykuya... O yıllarda gece demek gerçekten gece demekti...
İstanbul'un sokakları öyle boydan boya fenerlerle aydınlatılmazdı,
böylece sokaktan gelecek bir ışık neredeyse yok demekti, evde de
ampuller söndü mü zifiri karanlık basardı her yeri... Ayışığı bir hatır
yaparsa o başka...
Birden yatağım sarsılmaya başlamaz mı, zelzelemi nedir dedim önce
anlayamadım neler oluyor gözlerimi açtım yatağımın dibinde ayakucumda
bir erkeğin gölgesi öyle dikilmiş duruyor, başında da bir şapka, o an
‘’babam herhalde’’ dedim; peki, babam neden sessiz orada duruyor ki,
peki ‘’ya neden basına şapka takmış?’’
Sesimi çıkarmak istiyorum ama korkuyorum…
Sonunda ‘’Baba sen misin diyorum?’’ ses çıkarmıyor sadece kımıldanıyor
korkuyla örtüyü tepeme kadar çekiyorum bir süre bekledikten sonra acaba
kayboldu mu diye meraklanıyor, örtüyü indirdiğim gibi karanlığın bu
sefer başucuma geçmiş olduğunu görüyorum ‘’demek sonunda ben de
tanıştım komşu ruhla’’ diyorum...
Tekrar yorganın altına saklanıyorum, hiç böyle korkmamıştım şimdi tam
tepemde ‘’Allahım kurtar beni!’’ ağlıyorum öyle belki de yatağımda
olduğum yerde korkudan kendimden geçtim bilmiyorum ne kadar süre öyle
kaldım tekrar başımı çıkardığımda ilk kez ağabeyimin karşımdaki
yatağında yorganının içinde hızla döndüğünü farkediyorum...
Sabah annem bana inanmadı, rüya gördün diye tutturdu, ben gördüklerimin
rüya olmadığını biliyordum, tek bilemediğim şey o karaltının kim
olduğuydu? Acabaaa??
Bu tuhaf olayın ardından geceleri artık karanlıktan daha çok korktum,
gecelerin sessizliğinde yastığımda kırpıştırdığım uzun kirpiklerimden
çıkan hışırtılar bile bazen yol halısında birisinin ayaklarını sürerek
yaklaştığının hayallerini canlandırmama neden oldu...
Kendi kendime ikna etmeğe çalıştım yıllarca ‘’Öyle bir şey yok’’ diye...
Luna Apartmanı 'nın esrarengiz hikâyesini Şişli'de çevre halkı
tarafından bilmeyen kalmamıştı anlaşılan, söylenti almış yürümüştü...
Çocukluk yıllarımda bir kaç kez başıma gelmişti oturduğum yeri
söylediğimde ‘’Aaaa orada ruh varmış’’ diyenlere rastlamak...
Aynı sokakta evimizn hemen karşısında oturan en samimi arkadaşım dahi
bu korkulu hikâyeye karşılık bana ‘’Evet, ben de gördüm, o evin
penceresinde geceyarısından sonra bir gölge sokağı izliyor’’ demişti
bir kez, ona inanmadığımı beni korkutmak için bunları anlattığını
söyleyince benim yerime o bana darılmıştı...
Böylece, ilkokul çağlarımda hayatım korku filmine dönüşüverdi evde
yalnız kaldığım günlerde üstüne bir de elektrikler sönünce artık annem
dönene dek salon penceresine Garfield kedi misali yapışarak beklediğim
çok oldu.
Yıllar yılı boş kalan bu evi kimse kiralamak istemedi. Dayalı döşeli
bir şekilde terkedilen daireye her ay mal sahibi kontrole gelir evi
temizleyen kapıcının karısına ücretini verir tetkik eder gidermiş diye
söylenirdi.
Boş dairedeki eşyaların üzerinde biriken tozdaki parmak izlerini ,
geceleri dolaşan ruhları, asansörün orada bir belirip bir kaybolan adam
silüetini senelerce kapıcının karısı gündeliğe gittiği her yerde
anlatmaya devam etti...
Taa bir gün gelip te perili evdeki tüm eski eşyalar boşaltılıp tamirat
başlayana kadar...
15 yıl boş duran evi sonunda birileri kiraladı, yıllar sonra burası
büro oldu...
Boş daire'ye hayat geldi...
Hatta geceleri yatan kimi çalışanlar vardı artık o esrarengiz dairenin
üzerindeki perde aralandı, pencerede görünenler gerçek insanlardı,
ışıkları yanan, telefonları çalan, gireni çıkanı belli bir ortama
dönüştü Luna Apartmanı'nın perili dairesi...
Seneler sonra ağabeyim de bu konuda daha fazla susamadı ve bana günâh
çıkardı.
İnsanoğlu insan olduğu günden beri sonsuz bir yaşam arzusuyla
yaslanıp bir sonu olan bedenine sonsuzluk armağan etti, insanın yokolan
bedeninden özgür ve bir bedenden diğerine geçen bir nefesi, ruhu
tahayyül etti, ona inandı ona hatta tüm dinler inandı, diğer yandan bu
inanç yeryüzünde korkunun, maceranın kaynağı oldu kitaplara,
filmlere...
İngiltere'de, İskoçya'da perili olduğu anlatılan şatoların hikâyeleri
gerilim romanlarının, filmlerinin en gözde senaryo kaynağını
oluşturdu...
Bense, bugün bile zamân zamân ışıkları kapatıp yatağıma giderken gece
karanlığında birden bire ürperiveririm istemeden...
|
|
|